atag logo1

Alevi Toplumu-Alevitische Gemeinde

ATAG e. V.

Tauben Str. 20,  70199 Stuttgart

email: alevitentum@yahoo.de   tel: 0173 780 56 17

Home

Aleviten Alevitentum

Kontakt

Hz. Ali/Ehlibeyt

Sorularla Alevilik

Bücher/Kitaplar

cem

Gülbanklar

Kerbela ve Muharrem Orucu

Remzi Kaptan

Spende-Bagis

Sonsuzluk, Aşk, Yaşamın Gayesi

Evinin terasına çıkmış elinde yarısına kadar içtiği sigarası ile açık gökyüzünde yıldızlara bakıyordu. Aylardan Şubat olmasına rağmen hava oldukça ılıktı. Hırkasına sarınmış, ayağında kapalı terliği ile kollarını birleştirmiş halde sigarasından bir nefes daha çekip sonsuz gibi görünen gökyüzüne savurdu.

Sahi gökyüzü sonsuz ve sınırsız mıydı?

Yoksa her şeyin bir sınırı var mıydı?

Her şeyin bir sınırı ve sonu varsa yaşamın başlangıç noktası neydi ve en önemlisi yaşam neden oluşmuştu?

İster yaratılış, ister varoluş teorileri ile açıklansın, sonuç değişmiyordu: yaşam neden var olmuştu?

Dünyanın üzerinde durduğu denge öyle basite alınacak ve tesadüflerle anlatılacak şekilde değildi. Öyleyse yaşam neden vardı? Dünya niye oluşmuştu? Ondan öte ilk patlama yani Big Bang, evren yani dünyada dahil tüm evreni, şu an baktığı yıldızları, tüm galaksileri, güneşi meydana getiren ilk patlama neden oluşmuştu? Saniyenin altındaki bir zaman diliminde nasıl ve neden patlama meydana gelmişti?

Bununla beraber şu an kendisini bu düşünceye sevk eden neydi?

Birden kafası karışmıştı. Sigarasından son nefesi çekip içinde hiç izmarit bulunmayan kül tablasında sigarasını söndürdü.

Sigarasını söndürdükten sonra iki elini hırkasının cebine koyup tekrar gökyüzüne baktı. Normalde sigarası hep terasta olurdu fakat zaman zaman yağmur yağdığından sigarasını cebine koymuştu.

Normalde 3 günde bir paket sigara içerdi. Art arda iki tane sigara içmezdi. Şimdi ise gayri ihtiyari Gauloises marka sigarasından bir tane daha çıkartıp yaktı.

Öyle olmadığını bildiği halde yinede sanki sigara onun daha derin ve konsantreli şekilde düşüneceğine vesile olacakmış gibi gökyüzüne bakıp yıldızlara ve evrene anlam vermeye çalıştı.

Bütün bunların, yani yıldızların, yüzüne değen soğukluğun, karanlığın, bütün bu düşünce yoğunluğunun, duygu derinliğinin, hissetmenin... bir anlamı ve nedeni olmalıydı.

İnsan aynı anda iki farklı şeyi düşünemediği halde kendisi sanki bütün bunları aynı anda ve bir arada düşünüyordu. Bütün bu düşünce kaosunun ve duygu karmaşıklığının arasında en son sohbet ettiği erenin kendisine evren ve yaşam ile ilgili anlattıkları gelmişti aklına.

Kendisi anlamaya ve anlamlandırmaya çalıştığı için, arayışları olduğu için, inanç ve ibadet sahibi olduğu için (inanç ve ibadet sahibi olmak arayışların bitmesi demek değildi onun için ) zaman zaman yolu kendisi ile aynı değerleri paylaşanlarla kesişiyordu. İşte bu kesişmelerden birisinde yaşamın oluşu üzerine sohbet ederlerken, “dünya neden oluştu” diye sormuştu erene.

Eren ise gülen yüzü ve insana pozitif enerji veren duruşuyla soruyu şöyle cevaplamıştı. “Sevgili Şehriban, evrenin, dünyanın, insanın ve her şeyin nedenlerini herkes kendisince açıklıyor. Ancak tüm bunları kabaca ikiye ayırabiliriz; birincisi varoluş, ikincisi ise yaratılış. Yani birinciye göre nedeni bilinmeksizin Big Bang oluşmuş ve öylece geçen milyar seneler içerisinde yaşam evrimleşerek meydana gelmiştir ve bu tamamen tesadüfler sonucu oluşmuştur. İkinci anlayışa göre ise dünya ve insan bu halleriyle, yani hiç bir evrim geçirmeden yaratılmışlardır.

Şehriban kızım bizlerin bakış açışı bu iki anlayışla tam bir zıtlık ve bütünlük içinde olmamakla beraber biraz daha farklıdır”.

Bunu duyan Şehriban heyecanlanmış ve erenin sözünü devam ettirmesine fırsat vermeden hemen “nasıl farklıdır, farkı nedir” diye sormuştu.

Eren, Şehriban konuşmaya başladığı için susmuş ve Şehriban'ın sorusundan sonra yüzünde insana güven veren tebessümüyle konuşmasına kaldığı yerden devam etmişti.

“Evet, bizim bakış açımız biraz farklıdır. Biz buna tecelli diyoruz. Tecelli bir noktada tam açıklamasa da belki zorunluluk olarak da açıklanabilir. Şöyle bir örnekle somutlaştırabiliriz”. Eren önünde duran meyve tabağında bir elma aldı ve ikiye böldü. İkiye ayırdığı elmanın  yarısını Şehriban'a uzattı diğer yarısını sessizce sohbeti dinleyen Lale'ye uzattı.

Şehriban elmayı niyaz ederek aldı ama yemedi. Eren kaldığı yerden devam etti. “Bak dedi, içinde çekirdek var. O küçücük çekirdek koca ağaç olmaya aday değil mi? Onun boyutundaki bir çekirdekten ağaç ve dolayısıyla bu elma meydana gelmedi mi? Geldiğine göre ve şu an elinde tuttuğun çekirdekte toprakla bütünleştiği halde koca bir ağaç olup meyve vermesine tecelli diyoruz.

Bizim inancımıza göre ulular ulusu Yüce Yaratan bilinmek ve anlaşılmak istendi. Onun için insanı ve cümle varlığı kendi varlığından halk etti, meydana getirdi, yarattı. Bunu Küntü Kenz olarak daha rahat anlayabiliriz. Yine yaşamın asıl gayesi bu Küntü Kenzin yani gizli hazine olarak Allah'ın bilinmesi içindir. Ve yine Bezm-i Elest'te yani daha varlık yokken, -buna daha Big Bang olmadan da diyebiliriz- Yüce Yaratıcı tüm ruhlara ikrar verdirmiştir. Yani 'ben sizin neyinizim' diye sormuş ve tüm ruhlar ona 'sen bizim Rabi'mizsin' demişlerdir. Ki biz buna ilk ikrar diyoruz”.

Söylenenlerin hepsini anlamadığını belli eden Şehriban'a eren bakıp şöyle dedi: “söylediklerimin bir kısmının anlaşılmadığının farkındayım. Ancak bazı şeyleri anlatmak mümkün değil. Benim yaptığım anlatmaya çalışmak, tam olarak anlattığımı söyleyemem.

Sevgili Şehriban, bazı şeyleri anlatmak da yetmiyor. Onu yaşamak gerekiyor. Bazı şeyler ancak yaşanınca anlaşılıyor. Onun için her anlatım yetersiz kalıyor. Sana tavsiyem: yoğunlaşman, tefekkür etmen, derin ve nitelikli düşünmen ve önemlisi bütün bunlardan önce ikrar sahibi olmandır”.

Şehriban'ın söyleyecek çok şeyi, soracak çok soruları vardı. Ancak o an için neyi soracağını unutmuştu.

Aradan zaman geçmiş o erenin söylediklerini daha bir düşünür olmuş okudukları ve edindiği yaşam tecrübesiyle daha anlaşılır olmaya başlamıştı.

Tümden yaşamın sırrını çözdüğü söylenemezdi fakat daha bir yoğunlaşmış, daha bir farkında olmaya başlamıştı.

İşte şimdide açık gökyüzüne bu anlam vermeyle bakıyordu.

Sigarasını bitirmiş salona dönmüştü.

Hırkasını çıkartıp dişlerini fırçalayıp yatağına gidecekken her gece yaptığı gibi iki çocuğunun odasına gitti. 7 yaşında olan kızı Elif ile daha bir buçuk yaşında olan oğlu Can'ın üstünü örttükten sonra odadan çıkacakken kızı Elif uyandı. Kızının yanına uzandı, ona sarıldı. Kızı da karşılık verdi annesine. Kızının ona sarılması ile bütün bedenine bir sıcaklık ve huzur yayıldı. “Aşk bu olsa” dedi kendi kendisine. “Yaşamın anlamı bu. Evren, insanın bu duyguyu yaşaması için oluşmuş olmalı”.

 Remzi Kaptan   remzi.kaptan@yahoo.com

 


Statistiken

 

Anrede:
Ihr Vorname:
Ihr Name:
Telefon-Nummer:
eMail:
Grund Ihrer Nachricht: Ich habe eine Frage
Ich habe einen Vorschlag für Ihre Seiten
Ich habe eine Kritik anzubringen
Text:

 

Kopieren nur mit Quellenangabe/Kaynak gösterilmeden kullanilamaz!