|
Alevilik
Remzi Kaptan
Alevilik İnanmaktır;
Allah'a inanmaktır. Yüce, sınırsız, sonsuz varlığın bir parçası olduğuna inanmaktır. Başta Hz. Peygamber olmak üzere peygamberlere inanmaktır. Hz. Ali'ye, Ehlibeyt'e, 12 imamlara, Hacı Bektaş Veli'ye, Pir Sultan Abdal'a, cümle Kamil İnsanlara inanmaktır. İnanmak, güvenmektir. Varlığını inandığıyla hemhal edip buluşturmaktır/buluşturmak istemektir.
Alevilik Yol'dur; Asırlardır binlerce erenin hizmet ettiği, sayısız insanı nihai menziline götüren, hiç bir yanlışa yönlendirmeyen, işaretleri dosdoğru olan, insanı kurtuluşa götüren yoldur. Bu yoldaki
işaretlere dikkat edenlere darlık yoktur. Onlar her daim hedefleri üzerindedirler. Bu yolda yoldaş olana ne mutlu.
Alevilik Anlamaktır;
Bir bütün halinde yaşamı, evreni, insanı ve bütün bunlarla ilintili ne varsa anlamaktır/anlamaya çalışmaktır. İnsanın kendisini anlamasıdır. Sonuçların sebeplerine ulaşılmasıdır Alevilik. Alevilik varoluşa en değerli karşılığı anlayarak vermektir.
Alevilik Bilinçtir;
Tarih ve toplum bilincidir. Dünü bilmek, bu günü en anlamlı şekilde yaşamak ve yarını en ideal şekilde planlamaktır. İnsana/halka hizmetin Hakka hizmet olduğunun bilincidir. İnsan olmanın ne manaya geldiğinin bilincidir. 'Hizmet Hak içindir' bilinciyle tarihe ve topluma en güzel katkıyı sağlayarak yön vermektir.
Alevilik Gelişmektir;
Gelişmenin sınırı yoktur. Yobazlığa karşı olduğu gibi yozluğa da karşı gelerek gelişmektir. Düşüncede derinleşerek gelişmektir. Hizmet ederek gelişmektir. Ham Ervahlıktan çıkıp olgunlaşarak gelişmektir. Bilgi de, duyguda gelişmektir. Her manada daha iyisi için gelişmek bir ileri aşamaya ulaşmaktır.
Alevilik Barışmaktır;
En başta insanın kendisiyle, doğayla ve diğer insanlarla barışması, barışık bir şekilde yaşamasıdır. Saygı ve hoşgörüyü esas alarak, karşısındakinin her hakkına riayet ederek; savaşın, düşmanlığın ve acının yerine barışın esas alındığı duygu ve düşüncesiyle yaşamaktır. Barışın hakim olduğu, Alevilikteki tabirle her işin 'Rızalıkla' hal edildiği bir yaşamın adıdır Alevilik.
Alevilik Gelecektir; Geçmişte ve günümüzde olduğu gibi gelecek çağlarda da insanların daha mutlu, huzurlu, müreffeh, anlamlı bir hayatın sahibi olmalarıdır. Neticede insan soyunun bu günkünden daha da gelişmiş
olarak varlığını sürdürmesi, bu günlerin verimli şekilde yaşanmasına bağlıdır. Geleceğin insanı bu günün insanının başta kalıtımsal, kültürel olmak üzere her anlamda devamıdır. Geleceğin -şartları da en uç noktaya
kadar zorlayarak- mükemmel olarak tasarlanmasıdır. Geleceğin geleceğininde aynı şekilde düşünülmesidir. Bu günden başlayarak geleceğin garanti altına alınmasıdır.
Alevilik Sevgidir; Erenlerinde buyurduğu gibi, dini, dili, rengi, cinsiyeti, ulusu, sınıfı, statüsü, ne olursa olsun yaratılanı yaratandan ötürü sevmektir. İnsan sevgiden zuhur etmiştir. Sevgiden bütün
güzellikler meydana gelmiştir/geliyor/gelecektir. Sevgi var olmaktır, her dem yaşamaktır. Sevmek, saygı ile paralel, eşit düzeydedir. Sevmek saygı duymaktır. Saygı duymak, farklılığı zenginlik olarak görmek, herkese
aynı nazarla bakmaktır. Sevgi ve saygı ile yaklaşan asla dışlayıcı, hör görücü, aşağılayıcı, ayrımcı olmaz. Adaleti, paylaşımı, kardeşliği hayatın her alanında, yaşamın her anında yansıtır.
Alevilik Ahlaktır;
Ahlaksızlık, yalnızca bazı insani bedensel ihtiyaçların kötü şekilde kullanılması değildir. Ahlak, hak yememektir. Hak yememek, haksızlığa karşı olmaktır. Ahlak, yardım istenildiğinde yardım etmektir. Ahlak, düşmanlığı mahkum etmek, dostluğu/kardeşliği oluşturmaktır. Ahlak, kendisine yapıldığında hoş görmeyeceğini başkasına yapmamaktır. Ahlak, dedikodudan, gıybetten, yalandan, ihanetten uzak durmaktır. Ahlak, nefsini silmek yerine, bilmektir. Nefsini bilmek, bataklığa sapmadan yolunu sürmektir. Ahlak, beline olduğu kadar diline, eline, işine, aşına, eşine sahip olmak, sadık kalmaktır.
Alevilik Paylaşımdır; Başta maddiyat olmak üzere bütün güzellikleri kardeşçe paylaşımdır. paylaştıkça artan bilgiyi, paylaştıkça anlam kazanan maddiyatı paylaşımdır. Paylaşım, sömürüyü red etmektir.
Alevilik Bilimdir; 'Bilimden gidilmeyen yolun sonunun karanlık olduğu', bilimin -diğer alanlarla beraber- esasında kendini bilmek olduğu, kendini bilmenin ise yaşamı, evreni, insanı bilmek olduğu
gerçeğidir.
Alevilik Sanattır;
Edebiyat, sinema, müzik ve daha başka dalları ile sanat; duygu ve düşüncenin en etkili/güzel şekilde yansıtılmasıdır. Sanat, hayatı anlamına uygun yaşamada en önemli unsurlardan biridir. Salt müzik, edebiyat, resim değil, bir bütün olarak sanat eğitimdir, yakınlaşmadır, ortak noktalar oluşturma ve bu noktalarda buluşmadır. Başka boyutlara ulaşma ve o boyutlardan da ötelere, ötelerin ötesine gitmedir.
Aleviler ne istiyor?
“Aleviler ne istiyor” sorusuna en dolambaçsız cevap, “Aleviler inançlarına saygı istiyor” cevabıdır.
Bu kadar basit. Aleviler en temel haklardan biri olan inançlarına saygı istiyorlar. Aleviler artık inançlarından dolayı yok sayılmak, dışlanmak, aşağılanmak, katledilmek istemiyorlar.
İnançlara saygı temel insan haklarından biridir. Ancak bu hak tarihte olduğu gibi günümüzde de Alevilere çok görülüyor. Alevilerin inançlarına saygı duyulması bir yana, Aleviler inançlarından dolayı sistematik
olarak aşağılanıyor, dışlanıyor ve zaman zamanda katlediliyorlar. Alevi inancı ısrarla yok sayılıyor. Sünnilik yegane ve tek doğru İslami anlayışmış gibi dayatılıyor. Sünnilik dışında da başka inançların olduğu
kabul edilmiyor. Sünnilik devletin “resmi inancı” gibi algılanıyor. Bütün eğitim ve yayınlar bu doğrultuda yapılıyor. “Sünniliğin ibadet anlayışının yegane ve en doğru anlayış olduğu, bunun
dışındaki bütün ibadet biçimlerinin yanlış olduğu” düşüncesi bütün yöntemlerle topluma kabul ettirilmeye çalışılıyor. Sünnilerin ibadethaneleri tek meşru ibadethane olarak kabul ediliyor ve bu durum asırlardır
böyle sürüp gidiyor.
Asırlardır Sünni anlayış ile temel farkları çok açık olan Alevi inancı mensupları bu egemen anlayışla mücadele ediyor. Egemen olan ne yazık ki her zaman haklı oluyor. Egemen olanın doğruları genel doğrular diye
dayatılıyor ve her türlü yöntem denenerek, egemen olmanın bütün avantajları kullanılarak –yanlış da olsa- doğruları zamanla genel kabul görüyorlar.
Egemen olan haksız olduğu halde haklı olmuş oluyor. Çünkü egemenlik onda, dolayısıyla da her türlü imkan onun elinde. Bu imkan ve olanakları kendi inanç anlayışını hakim kılmak için kullanıyor.
Asırlardır egemen olmanın avantajıyla, tek yönlü bakış açısı ve verilen eğitimin yanlılığı sonucu Sünni anlayış tek “hak” inancı olmuş oluyor.
Fanatikleşmiş yapıların ve kişilerin elbette Alevi varlığını tanımaları ve Alevi inancına saygı duymaları beklenemez. Ancak az buçuk vicdan ve akıl sahipleri de çoğu kez aynı hataya düşüyor ve Alevi inancına dair en
küçük bir tanımı kabul etmiyor ve Alevi inancına saygı duymuyorlar.
Asırların getirdiği birikim ile yobazlaşmış kişi ve kurumların Alevilere yönelik düşmanca tutumları bir noktada anlaşılır oluyor. Ancak kendilerinden başka herkesi kafir sayanların anlaşılır olan bu düşmanlıkları,
sözüm ona “aydın” sıfatını kullananlara karşı anlaşılmaz oluyor. Aydın sıfatlı bu kişilerde Aleviler söz konusu oldu mu yobazlardan farklı düşünmüyor ve Alevi inanç gerçekliğini en basitinde yadsıyor,
yok sayıyorlar. Aydın olmak, insanlık adına söz söylemek inançlara saygılı olmayı da gerektirir. Fakat söz konusu Aleviler oldu mu tavırlar değişiyor.
Aleviler en insani hak olan inançlarına saygı istiyorlar. Sünnilerin çoğunlukta olması, egemen olması onların ibadet anlayışlarının, inançlarının tek doğru inanç olduğu alamına gelmiyor.
Duyarlı, hoşgörülü, farklılığa tahammül gösteren Sünniler ve başka inançtan insanlardan istenen; Alevilerin inancına saygı göstermeleridir.
Eğer bu saygı hayatın her alanında inşaa edilmezse, toplumsal barıştan bahsetmek mümkün değildir. Kardeşlik, birlik-beraberlik ve benzer argümanların hiç bir pratik değeri olmaz. Alevilerin inancına saygı duyulmayacak, farklılığına tahammül gösterilmeyecek ve gerçekler böyle olduğu halde sözde kardeşlikten, birlikten-beraberlikten dem vurulacak. Bu, mümkün olmadığı gibi, doğanın yasalarına da ters bir durumdur.
Birileri gerçekleri inkar etme noktasında ise, egemen olmalarına, çoğunluk olmalarına güvenerek Alevileri asimle edeceklerinin hesabını yapıyorsa; tarih ve toplum bilincinden yoksun demektir.
Bu yoksunluğun hakim olduğu anlayış sorunları çözmek yerine daha da ağırlaştırmaktan başka bir şey getirmez.
Bütün Alevileri asimle edip Sünnileştirmek mümkün değildir. Belki bazı Aleviler Sünni anlayışın yaygın ve amansız misyonerliği sonucu asimle olmuşlardır. Bazıları Aleviliğe dair bilgilerini, inançlarını yitirmiş
olabilirler. Ama unutulmamalıdır ki cümle Alevileri asimle etmek, Sünnileştirmek mümkün değildir. Az kalan Aleviler öz olan Alevilerdir de. Bu Aleviler de her ne pahasına olursa olsun inançlarına, değerlerine sahip
çıkıyorlar, çıkacaklardır da. Sahip çıkmaları, haklarını aramaları, mücadele etmeleri asimilasyon cephesini yıkacaktır. Bu yıkımın altında kimlerin kalacağını tarih gösterir. Egemen olan hiç bir zaman egemenliğine
güvenmesin. Tarih, “ben egemenim, bana bir şey olmaz” diyen mantığın darmadağın olmuş sayısız örnekleri ile doludur.
Aleviler, gerçek anlamda Sünniler ile kardeşlik istiyor. Ancak Aleviler kardeşliğin temel şartının inançlarına saygı olduğunun bilincindeler. Alevi inancına saygı duymayacaksın, Aleviliği aşağılayacaksın, her
fırsatta Alevileri asimle etmeye çalışacaksın sonrada biz kardeşiz diyeceksin. Bu kardeşlik değildir. Bu şartlar altında bir kardeşlikten söz edilemez.
Aleviler, nefretin ve düşmanlığın hakim olduğu bir dünya yerine; dostluğun ve kardeşliğin, farklılığa saygının hakim olduğu bir dünyanın özlemindeler. Aleviler, kendilerinden farklı olanlara saygı duyuyorlar. Ancak
kendi farklılıklarına saygı duyulmuyor. kardeşliğin hakim olduğu bir dünya istiyorsak derhal bu haksızlığa hayatın her alanında son vermeliyiz! Alevi inancına ve bu inancı yaşayan Alevilere saygı duyalım! Böylece
kardeşliğe giden yolda ilk adımı atmış olur
Papa’nın özür dilemesinden sonra
Aleviler-Sünniler,
Katolikler-Protestanlar
İçerisine girdiğimiz bu bin yılın ilk dönemlerinde Hristiyanlık dünyasında önemli gelişmeler olmakta. Almanya’daki Katolik ve Protestan kiliseleri arasında varılan uzlaşmadan sonra Katolik dünyasının ruhani
önderi Papa II. Jean Paul, önemli bir açıklamada bulundu. Papa II. Jean Paul, bu güne kadar kilisenin işlemiş/sebep olduğu suçlardan dolayı bütün dünya insanlığından özür diledi. Bu özür çok önemli bir gerçeği de
beraberinde getirdi. Papa’nın özür dilemesi kilisenin –Katolik kilisesinin- geçmişte de olsa hata yaptığı, suç işlediğidir. Gerek Hristiyanlar içinde farklı düşünenler olsun, gerek diğer inanç gruplarına
karşı olsun kilise hiçte “masum” değildir. Engizisyon mahkemeleri, haçlı seferler, Amerika yerlilerine uygulanan vahşetler kilisenin bilinen hatalarıdır.
Bilindiği gibi bütün inançlar, özünde bir üst toplumsallaşmayı hedeflemişlerdir. Bu bakış açısıyla bakıldığında inançlar birer devrim niteliğindedir. Hristiyanlık inancının da özünde bu anlayış vardır. Hz. İsa ve
Havarileri büyük mücadeleler vermişlerdir. Ne zamanki Hristiyanlık inancı Roma imparatorluğunun resmi dini oldu; bu anlayışını da yitirmeye başladı. Tabii burada inancın kendisinde bir sorun yok. Sorun; inancı bir
iktidar aracı olarak kullananlardadır. Asırlarca insanlığa acı çektiren köleci Roma imparatorluğu, kendisine Hristiyanlık maskesi takarak eski hegomanyasını sürdürmeye çalışmıştır. Hz. İsa’nın, Havarilerin ve
Azizlerin inancını hiçe sayarak, Hıristiyanlığı bir yayılma ve başka toplumları egemenlikleri altına alma aracı olarak kullanmaya çalıştılar(ki bunda başarılı da oldular). Bunun sonuçları çok vahim oldu. Haçlı
seferler, Martin Luther’in baş kaldırısı, engizisyon mahkemeleri.... Bütün bunlar Papa’nın özür dilemesi ile geçiştirilir mi? Tartışılır. Her halükarda olumlu bir gelişme ve umarız sonucu da getirilir.
Vatikan’ın bu olumlu açıklaması ve özrü Hristiyan dünyada olumlu tepkiler aldı. Bir çok teolog, sosyolog ve tarihçi sıranın İslam’da olduğuna işaret ettiler. Gözlemciler yaratılan/yaratılmak istenen
bu olumlu atmosferde, egemen Sünni inancın mensuplarının da özeleştiri vermesi gerektiğini belirtmekteler. Tabii bu sadece iyi niyetli bir istem olarak kalmakta. Nitekim İslam’daki egemen Sünni inanç
mensupları bırakın özeleştiri vermeyi, özür dilemeyi daha İslamiyet içindeki farklılıkları dahi kabullenmemiştir. Egemen Sünni inanç mensupları hâlâ inkara devam etmektedir. Alevi inancını yok saymaktadır. Çok
zorlandığında ise İslamiyet dışıdır diye ucuz, kendisinin bile inanmadığı bir yönteme başvurmaktadır.
Olayın tarihsel boyutuna bakıldığında İslamın gelişim süreci ile Hristiyanlığın gelişim süreci bir birine benzemektedir. İslamiyet, başta Hz. Ali’nin soylu mücadelesi olmak üzere büyük bir inanç savaşımı
verilerek kendisini kabul ettirmektedir. Kendisini kabul ettirmekle beraber büyük tehlikelerle karşı karşıya kalmaktadır. Zamanın büyük putperest bezirganları da Müslüman olmaktaydılar. Bu oluş, İslamiyete
inandıkları için değil, gelişen ve güçlenen İslamiyetin değerlerine konmak içindi. Nitekim daha sonra yaşanan ve günümüze dek etki bırakan süreç bunun kanıtıdır. Kısaca belirtmek gerekirse; bir tarafta inancın özüne
inananlar Ehlibeyt ve taraftarları, bir tarafta inancın kazanımlarını sahiplenmek isteyen ve inancı bir iktidar, egemenlik aracı olarak kullananlar. İslam tarihi bu iki gücün etkisinde şekillenmiştir. Aradan asırlar
geçmesine rağmen, bir çok değişikliklere uğramasına rağmen bu iki gücün mücadelesi günümüzde de devam etmektedir.
Bilindiği üzere iktidar beraberinde haksızlıkları da getirir. Bu anlamda Alevi toplumu büyük bir trajedi yaşamıştır. Aleviler, -küçük bir kesit dışında- hiç bir zaman iktidar olmamışlardır. Belki olmak istemişler
belkide öğretinin bir gereği olarak ilkelerini yaşama geçirmek istemişlerdir. Nedeni ne olursa olsun Aleviler asırlardır çok büyük acılar yaşadılar, sayısız kere isyan ettiler. İnsanlık tarihinin tanık olduğu güç
dengesinin farklı dengesizliğine rağmen büyük direnişlerde verildi. Asırlar önceki tarih bir yana günümüzde dahi Alevi inancına inananlar katliamlara maruz kalıyorlar. Bunun en son örnekleri, Maraş, Çorum, Sivas ve
Gazi katliamlarıdır. Bunlar açık Alevi katliamlarıdır. Aleviliğe ve Alevilere büyük bir düşmanlık ve kin var. Bu katliamlar bu düşmanlığın göstergesi, kanıtıdır. Bugün bir çok insanın kabul etmek istemediği ama acı
bir gerçek olarak duran bir Alevi gerçekliği vardır. Bu gerçeklik hiç bir zaman yok edilmeyecek kadar açıktır. Her ne kadar birileri Alevilere zorla başka bir inancı empoze ediyorsa da Alevilik varlığını korumaya
devam edecektir.
Evet, acı bir olaydır ama gerçektir. Günümüzde dahi Alevi çocukları okullarda Sünniliği öğrenmek zorundadır. Alevi kelimesi ile vakıf, dernek vs. adı ile kurumlar oluşturmak yasak. Devlet bir kurum oluşturuyor adına
‘Diyanet’ diyor. Bu kurumun doksan bin kadrosu var ama içinde bir tek Alevi yok. Halbuki nüfusun yarısına yakınını Aleviler teşkil ediyor. Alevilerde diğer vatandaşlar gibi vergisini ödüyor ama hizmete
gelince, eşit hak istemeye gelince ‘ Alevilik diye bir inanç ‘yok diyorlar. Bu kadar inkar kabul edilir mi? Bu kadar katliam kabul edilir mi? Kimsenin başka bir kimse üzerinde tahakkümü yoktur. Bu inanç
içinde geçerlidir. Yanlış olabilir ama neticede bir inançtır ve Aleviler inandıklarının gereğini yerine getirmek istiyorlar. Kimsenin bunu yok saymaya demagoji yaparak inkar etmeye hakkı yoktur.
Belirtiklerimizi bir bütün olarak özetlemeye çalışırsak; yeni bir bin yıla merhaba diyen insanlık alemi kavgaların, savaşların olmadığı bir dünya istiyor. Bunun içinde diyaloglar geliştiriliyor. Katolik
kilisesinin önderi olan Papa II. Jean Paul, tarihi bir açıklamada bulunarak kilisenin verdiği zararlardan dolayı bütün insanlıktan özür diliyor. Özür dilemek erdemliliktir. Bu özür aynı zamanda yeni kavgalar
yerine barış ortamını hazırlıyor. Bütün bunlardan yola çıkarak, tarih boyunca ve günümüzde de Aleviler egemen iktidar olan Sünniler tarafından ezildiler/eziliyorlar. Artık bir haksızlığı ve utancı ortadan kaldırmak
için zaman gelmiştir. Sünniler, Alevilerden özür dilemelidir! Aleviler ile Sünniler kardeştir. Maalesef insanın kardeşini seçmek gibi bir hakkı yok. Bu inanç içinde geçerli. Sünni inanca sahip olan kardeş daima
Alevi yok saymaktadır. Onun malına mülküne sahip çıkmakta, onu aşağılamakta. Bu da kardeşliğin doğasına aykırı bir durumdur. Sünni kardeş bu güne kadar yaptığı haksızlıklardan dolayı özür dilemelidir, af
dilemelidir. Suçu çok büyüktür. Özrü kabul edip etmemek Alevi kardeşin taktiridir.
Kavgasız savaşsız bir ortam isteniyorsa, ilk etapta bu gerçekleşmeli ve Alevilerin inkarı ortadan kaldırılmalıdır
Alevilere/Aleviliğe Önyargılı Yaklaşımlarla Mücadele
Ne yazık ki günümüzde bile hala bir çok çevreler Alevileri/Aleviliği öcü gibi görmeye devam ediyorlar. Bunca gelişkin iletişim olanaklarına, eğitim imkanlarına rağmen Aleviler ve Alevilik hakkındaki önyargılar
kırılmış değildir. En basit insani ilişkilerde bile, kişinin Alevi olduğu öğrenildiği vakit araya en hafif deyimle “soğukluk” giriyor. Yobaz olmayan, sıradan inançlı bir Sünninin böyle bir önyargıyla
Alevilere/Aleviliğe yaklaşması gerçekten üzücü ve düşündürücüdür.
Burada üzerinde durduğumuz olay, sıradan, kendince iyi bir Müslüman olmaya çalışan, kendince inancını yaşayan bir Sünninin Alevi inançlı bir insana yaklaşımıdır. Bu Sünninin komşuluk, iş arkadaşlığı, okul vb. yani
basit insani nedenlerle iletişimde olduğu Alevilere yaklaşımlarıdır.
Üzülerek gözlemliyor, yaşıyoruz ki, bu yaklaşım önyargılarla, asırların geri düşünce kalıplarıyla, iftiralarla, anlayışsızlıklarla, husumetle, saygısızlıkla, kabul etmemeyle... dolu. Sünni kişi çok iyi anlaştığı
arkadaşının Alevi inançlı olduğunu öğrendiği an film kopuyor. O güne kadar çok iyi bir ilişkileri olan bu farklı inanca sahip arkadaşların arkadaşlıkları birden Sünni arkadaş tarafından kesiliveriliyor. Abarttığımız
sanılmasın. Bu tür durumlar sanıldığından çok çok fazladır. Eğer işin içinde karşı cinsten iki insan varsa ve bu insanlar hayatlarını beraber devam ettirme noktasında bir karar vermişlerse, durum daha da vahim bir
hale geliyor. Böylesi bir durumda Sünni kişinin ailesi Alevi kişinin inancına saygı göstermiyor, Aleviliğe en olumsuz yakıştırmalarda bulunuyor. Bu beraberliği engelleyemedikleri durumda ise, Alevi inancına
saygı duyup onu öyle kabul edeceklerine, kişiye yegane ve tek doğru inancın Sünnilik olduğu dayatması yapılıyor. Bu doğrultuda Alevi kişi Sünni ibadetlerine davet ediliyor/zorlanıyor, Aleviliğini yok sayması
isteniyor. Özellikle Sünni erkekler ile evlenen Alevi kızları Sünni olmaya zorlanıyorlar/zorla Sünnileştiriliyorlar.
Alevilere/Aleviliğe yönelik ayrımcı, dışlayıcı, husumet dolu, düşmanca yaklaşımlara karşı mücadele etmek her Alevinin ve her vicdan sahibi Sünninin boynunun borcudur. Herkesin inancı kendisine ilkesi
doğrultusunda, herkes kendi inancını yaşamakta özgürdür. Hiç kimsenin inancı diğerinin inancından üstün değildir. Dolayısıyla Sünnilik Alevilikten, Katoliklik Protestanlıktan, Budizm Hinduizmden üstün değildir.
Aksisini iddia edenler ayrımcı, dışlayıcıdırlar. Bunlar yalnız kendi doğrularını tanırlar, kendi doğrularından başka doğruyu kabul etmeyen kişi ve anlayışlardır. Bu tür kişi ve anlayışlar dayatmacı anlayışlardır ve
insanlığa verdikleri zararların haddi hesabı yoktur.
Bizler oldukça açık yürekliyiz. Hiç bir inancın diğerinden üstün olmadığına inanıyoruz. Bunca farklı inancın olması olumsuzluk değil, zenginliktir. İnsanı esas alan, insanın huzuru ve mutluluğunu ilke edinen,
farklılıklara saygı gösteren bütün inançlar bizler için değerlidir. Bütün inançların özünde doğruyu, güzeli, iyiliği, paylaşımı, kardeşliği emrettiklerini düşünüyoruz. İnsanın özgür iradesi ile inancını
belirlemesi gerektiği inanıyoruz. Sırf ailesi bu inançtandır diye körü körüne bu inanca sahip olması gerekmediğine inanıyoruz. Araştırarak, öğrenerek, anlayarak, benimseyerek, içselleştirerek, severek bir inanca
inanılmalıdır.
Bir inanca inanmak, başka inançları küçümsemek, dışlamak, başka inanç mensuplarına düşmanlık değildir. Adı üstünde; bu bir inanç meselesidir. Bir kişi bir inanca inanıyor diye diğer inançlar boş inançlardır,
batıldır, kafirdir, münafıktır diye yaklaşmak, bizce inancın/inançların özüne terstir. Herkesin inancı kendisince doğru inançtır. Önemli olan diğer inançları da tolere edebilmektir. Diğer inançlara da saygı ve
hoşgörü gösterebilmektir.
Baskıyla, katliamla, dışlamayla, dayatmayla, asimileyle bir yere varılmaz. Hele bütün bu olumsuzluklar “Allah” adına yapılıyorsa bu daha da kötüdür. Hiç kimsenin kendisini Allah'ın vekili görmek gibi
bir yetkisi olamaz. Hiç kimsenin Allah adına insanları ayırmaya, dışlamaya ve katletmeye yetkisi yoktur. Bu tamamen politik bir tutumdur. Allah adına insan katletmek, Allah'ın o sınırsız ve de sonsuz
merhametiyle uyuşmayan bir durumdur. Bazı kimseler kendisini Allah adına yetkili görüyorlar. İşte bütün bu olumsuzluklar birazda bu düşünce yapısından ileri geliyor. Bir takım çıkarları, kirli politik oyunları din
adına, inanç adına dayatanları doğru tespit edip teşhir etmek gerekiyor. Bunların böyle bir yetkilerinin olmadığını ilgili ilgisiz herkese açıklamak gerekiyor. Çünkü bu tarz bir düşünce ve bu düşüncenin pratik
uygulamaları çok acı deneyimler yaşatıyor insanlığa.
Einstein`in da belirttiği gibi, önyargıları yıkmak atomu parçalamaktan daha zordur. Ancak bu zorluk var diye kendimizi, doğrularımızı ifade etmeyeceğimiz anlamına gelmiyor. Büyük bir sabır ve özveriyle, bıkmadan,
yorulmadan, kızmadan, sonsuz bir anlayış ve ilgi göstererek, “mutlaka bu önyargıları kırıp kendimi ifade edeceğim” gibi bir kararlılığa ulaşarak, Aleviler ve Alevilik hakkındaki olumsuz düşünceleri,
iftiraları, haksız ithamları, gerçekle ilgisi olmayan kulaktan dolma, düşmanlığa sebebiyet veren düşünce ve yaklaşımlara karşı mücadele etmeliyiz.
Elbette birileri ısrarla kendi doğrularını dayatacaktır. Doğrularını anlatmak, savunmak başkadır, doğrularını tek ve biricik doğruymuş, başka doğruların olması mümkün değilmiş gibi bir yaklaşımla dayatmak başkadır.
Altan alarak, dayatmaları kabul edip kendi değerlerinden vazgeçerek, dayatmacılara benzemeye çalışarak bir sonuç elde edilmez. Hele kardeşlik, birlikte saygı içinde yaşamak bu durumda mümkün değildir. Dayatmaları
kabul etmek yerine, doğrularımızı dile getirip, bedeli ne olursa olsun doğrularımızın, dolayısıyla inanç değerlerimizin saygı görmesini kabul ettirmeliyiz. Kardeşlik, başkalarının doğrularına, inancına,
düşüncelerine saygı temelinde gelişir. Erenlerin de buyurduğu gibi, “sana yapıldığında hoş göremeyeceğin bir davranışı sende başkalarına yapma” ilkesince çalışmalarımıza başlayalım. Düşmanlıktan arınmış,
farklı inançlara saygının hakim olduğu, kardeşliğin o büyülü huzur ortamında dostça paylaşılan günlerde yaşamak dileğiyle....
Alevice Yaşam Çelişkilere Sondur
Bugün Alevilerin yaşadığı sorunların, zorlukların nedeni, Aleviliğin doğru bir tarzda uygulanmamasından kaynaklanmaktadır. Alevilik bütün yönleriyle benimsenip içselleştirilirse yaşanan sorunların, çelişkilerin
büyük bir çoğunluğu kendiliğinden giderilmiş olunur.
Aleviliği diğer inançlardan ayıran özelliklerin başında her yaşanan olayın, olgunun salt dışsal (zahiri) yönüyle görülemeyeceğidir. Bu olguların birde görülmeyen bir çok içsel (Batıni) anlamı vardır. Buna bir
"yöntem" de denilebilinir. Bu içsel anlamı, gizi anlamaya çalışma bu doğrultuda soru sorma ve nedenleri araştırma Aleviliği diğer inançlardan ayırıyor. Bu yöntem insan yaşamını kolaylaştıran bir yöntemdir.
Bu noktada Alevi inanç sisteminin şekillenme dönemine bakıldığında bu yaşamı kolaylaştırma ve daha çok anlamlandırma yönteminin nasıl ortaya çıktığı görülebilinir.
Bugün hangi açıdan bakarsak bakalım insanlığın ezici çoğunluğu sorunlarla, çelişkilerle boğuşmaktadır. İnsanlık yaşamın anlamını çözmeye çalışıyor. Çözmeye çalışırken de inançlara başvuruyor. Tabii inançları bir
iktidar aracı olarak kullananların yaşama anlam verebildikleri görülmemiştir. Bu anlamda yaşamı anlamlandırması gerekenler yaşamı anlamsızlaştırıyorlar. Bu anlamsızlaştırmanın sonucu güven ve itibar kaybediyorlar.
Bu da iktidar hırsının doğal bir sonucu olsa gerek.
İnsanoğlunun sorunlarına iki açıdan bakmak gerekir. Bunlardan birisi yaşamsal sorunlar, - ki bunlar temel gereksinimler olan yeteri kadar beslenme, eğitim, sağlık hizmeti, konut vs.- ikincisi ise düşünsel
sorunlardır. Bunlarda ben kimim, yaşam nedir, neden buradayım vs... Alevi inancı bütün sorunlara kaynaklık eden bu iki soruna çözüm getirmiştir.
Birinci soruna getirdiği çözüm: Alevi inancı hiç bir zaman iktidar hırsını savunmamıştır. Bunun tersine bütün tarihi boyunca daima eşitliği, paylaşmacılığı, kardeşliği ilke edinmiştir. Eşit bölüşümü, 72 millete bir
gözle bakmayı, eline beline diline sahip olmayı, kadın eşitliğini, doğaya saygıyı, insanın kendisi ile barışık olmasını ilke edinmiştir. Ortaya koyduğu hukuk sistemi ile (ki bu halk mahkemesi şeklinde uygulanmıştır)
çağın çok ilerisinde olduğunu kanıtlamıştır. Alevilik bundan asırlar önce ‘yarin al yanağından gayrı her şey de ortaklık’ şiarı ile adaletli bir paylaşımı insanlığa önermiştir. Önermekle kalmamış adil
bir paylaşım için mücadele vermiştir. Tabii bu onurlu tarih egemenler tarafından yok sayılmak istendiği için gün yüzüne çıkamadı. Ama işin özü böyledir.
Birinci soruyu özetlersek; Alevilik bugün değil, bundan asırlar önce eşit bir paylaşımı ilke edinmiştir. Herkese ihtiyacı olduğu kadar verme, kolektif bir şekilde sorunların üstesinden gelme, herkesin eşit olduğu bir
ortamda ibadet etme, hiç kimseyi eksiğinden ötürü hor görmeme ama yanlışlarını düzeltmesi için yol gösterme, ön yargılardan uzak insanı insan olduğu için sevme bütün bunlar ve daha belirtemediğimiz bir çok özellik
Aleviliği bütün insanlığa bir değer olarak ulaşmasını sağlıyor. Ve Alevilik insanlığın sorunlarına çözüm olma yolunda iddiasını bu ilkelerle güçlendiriyor. Yukarıda da izah etmeye çalıştığımız gibi Alevilik salt
insanın yaşamsal sorunlarını değil, düşünsel sorunlarını da çözmeye aday. Bugün insanlık kendisini salt dini dogmalarla veya bir takım ideolojilerle sınırlı tutmuyor. İnsanoğlu yapısı gereği olsa gerek daha
fazlasını talep ediyor. Ne dini dogmalar ne de yaşam gerçeğini yansıtmaktan uzak bir takım ideolojiler insanlığa yetmiyor. ‘Ben kimim, neden buradayım, nasıl oluştum, biyolojik ve ruh nasıl bütünleşti?’
gibi akla gelecek ve gelmeyecek olan sorulara mevcut felsefeler, egemen ideolojiler, rantçı anlayışlar cevap bulamıyor. Bulduğu cevaplara kendisi bile inanmıyor. Alevilik yaşamsal ve düşünsel soru(n)lara özgün
çözümler getirmiştir. Alevilik ne pahasına olursa olsun zalime boyun eğmemeyi, biat etmemeyi ilke edinmiştir. Hiçbir ırkı başka bir ırktan üstün görmemeyi, 72 millete aynı değerde bakmayı
ilke edinmiştir. Kendisine yapılınca hoş olmayacak bir davranışı başkasına yapmamayı ilke edinmiştir. Ortaçağ karanlığında insanlar ‘Allah’ adına ‘din’ adına kan akıtırken Alevilik
‘Allah’ın kanunlarını sorgulamıştır. Resmin, müziğin, şiirin kısacası sanatın günah diye kabul edildiği dönemlerde Alevilik sanatı geliştirmiştir. Bütün bunlar birer varsayım değil, gerçeklerdir. İsteyen
Alevi öğretisinin burada belirtilenlerin bin kat fazlasını tarafsız tarihçelerden öğrenebilir.
Bütün inançların temelinde insanlığa hizmet vardır. İnsan yaşamını anlamlaştırma, ona belirli kurallar getirerek, disipline ederek bir ileri ki toplumsallaşmayı sağlama vardır. Diyebiliriz ki tek tanrılı dinlerin
temeli budur. Anlam verme isteğine göre değişse de bütün inançlar kendi dönemlerinde bir üst aşamayı gerçekleştirmişlerdir. Bu üst aşamanın daha yetkince gelişememesi ve giderek gericileşmesi inançların,
imparatorlukların resmi dini olarak kabul edilmesinden sonra başlıyor. Üç büyük din olan; İslamiyet, Yahudilik ve Hristiyanlıkta bu durum açık ve net olarak görülmektedir. Burada bariz iki örnek verebiliriz.
Bunlardan ilki Hristiyanlıktır. Hristiyanlık, Hz. İsa’dan sonraki 300-400 senelik dönemde saflığını ve ilerleticiliğini sürdürmüştür. Daha sonraki süreçte ise Roma imparatorluğunun resmi devlet dini olarak çok
kötü bir mecraya itilmiştir. Burada sorun Hristiyan inancının ilkeleri değil, sorun inancı manupüle eden egemen güçlerdir. Aynı durum İslamiyet için de geçerli. Bir tarafta Ehlibeyt ve taraftarları, diğer tarafta
ise eskinin büyük put perest bezirganları. Aleviliğin en önemli dönemi diyebileceğimiz bu dönemde iktidar hırsı o kadar vahşileşti ki, İslam peygamberinin sevgili torunu İmam Hüseyin ve ailesi Kerbela çölünde
acımasız ve haksız bir şekilde katledildiler. Emevi devletinin başı yezit, İslam peygamberinin torununu ve ailesini İslamiyet adına katlediyordu. Tabii ki burada yezit ve diğer iktidar sahiplerinin derdi İslamiyet
değildi. Onların derdi iktidardı.
İktidar hırsının sebep olduğu haksızlıklar vardı. İslam peygamberinin sevgili torunu Hüseyin, dedesinden ve babasından aldığı miras gereği haksızlıkların karşısına çıktı. En ufak bir tereddüt dahi göstermeden
şehadeti ile insanlığa onurlu bir miras bıraktı.
‘Alevice yaşam çelişkilere sondur’ derken zalimin zulmüne direnen ve şerefli bir tarihi direniş gösteren bu yüce insanları temele alıyoruz. Yoksa yeni bir inanç keşfetmedik. Alevi tarihi binlerce böyle
örnekle doludur. Nerede bir sorun varsa , Alevilik orada kendiliğinden oluşmuştur. Dini dogmalara, haksızlıklara, baskılara karşı çıkanlar kendiliğinden Alevi olmuşlardır. Bizim amacımız birilerini zorla Alevi
yapmak değil. Biz bir mesaja vurgu yapıyoruz. İnsani istemlerde bulunuyor, ne adına olursa olsun yapılan baskıların ortadan kalkmasını istiyoruz.
Bütün bu belirttiklerimizi özetlemeye çalışırsak; Alevilik, insanın damla misali derya ile buluşmasını, kirden-pastan arınmasını, bencil egoist davranışların insanı içten içe kemirdiğini, iktidar hırsının insanlığa
acı trajediler yaşattığını, insanın Allah’tan korkması yerine sevmesini, evrenin bir parçası olarak insanın kendisiyle barışık olup pozitif düşünmesini, insanların din, dil, ırk, renk ayrımı yapmadan
önyargısızca birbirlerine yaklaşmasıdır. Alevilik/Aleviler asırladır bunu yapmaya çalışıyorlar. Aleviler –özellikle de günümüz Alevileri- bu konuda ne kadar başarılılar tartışılır. Ama Aleviliğin özü böyledir.
Alevilik tarih boyunca kendisini kuşatan iktidarlara özünü kaybetmeyerek karşı koydu. Özünü koruma salt Alevilik için değil, tek tek bireyler için de geçerlidir. Günümüz bireyi, insani özünü koruyarak kendisini
çelişkilerden soyutlar, kirden arındırır. Günümüz insanının en büyük çıkmazı her şeyin çıkar çerçevesinde şekillenmesidir. Çıkar ilişkisi handikabı güvensizliği getirmiştir. Alevilik asırlar önce bu çelişkiyi
ortadan kaldırmıştır. Cemde herkes ‘üryan – püryan’dır. Yani benliklerinden arınmıştır. Buna muhabbet kültürünü de ekleyebiliriz. Muhabbet kültüründe Cemdeki kadar olmasa da bir duygu yoğunluğu ve
arınma yaşanmaktadır. Muhabbet kültürünü günümüzde uygulamak pek zor olmasa gerek.
Aleviler Cumhuriyetin Bekçileri Değil, Sahipleridir!
Alevilerin Cumhuriyetin bekçileri oldukları düşüncesi Alevi toplumuna empoze ediliyor. Bilinç altına bekçi oldukları kodlanıyor. Bu yeni bir faaliyet değil. Temeli çok uzun zamanlar önce atılmış bir stratejinin
sonucunda bazı Alevilere “bekçi” oldukları düşüncesi kısmende olsa kabul ettirilmiş durumda. Bazı Aleviler çıkarları gereği bu oyuna dahil olurken bazıları da iyi niyetleri sonucu hiç tartıya vurma
gereği duymadan bu sinsi planın parçaları olmuş durumdalar.
Denilecektir ki, “neden Alevilerin gericiliğe ve gericilere karşı Cumhuriyetin bekçiliğini yapmasına karşı çıkıyorsunuz”. Bizlerin karşı çıktığı Alevilerin Cumhuriyeti savunmaları değildir. Bizlerin karşı
olduğu Alevilere bekçilik görevinin verilmesidir. Yanlış algılanacağımızı bildiğimizden başlıkta ne demek istediğimizi ünlemli olarak vurguladık.
Aleviler Cumhuriyetin bekçileri değil ,sahipleridirler! Birileri Alevilere bekçilik görevini uygun bulmuş ve bu doğrultuda Alevileri bekçiliğe hazırlıyor olabilir. Ancak biz bu durumu kabul etmiyoruz. Biz
bekçiliği kabul etmiyoruz. Niye kabul etmiyoruz? Eğer biz Aleviler Cumhuriyetin bekçileriyse, peki sahipleri kim?!! Öyle ya, bize bekçiliği kim veriyor? Bize bekçiliği uygun gören bu sahipler kimler?
Bazı Alevilerin iyi niyetleri, duyarlılıkları suiistimal edilmek isteniliyor. Bu kötü planların figüranları olmayacağız. Bizlere bekçilik görevini uygun bulanlara “kendileri yapsın bekçiliği” diyeceğiz.
Bizler bu Cumhuriyetin bekçileri değiliz, sahipleriyiz. Elbette sahibi olduğumuz Cumhuriyeti koruyacağız, savunacağız. Ama bekçi olarak değil, sahip olmanın gereği olarak yapacağız.
Bizi bekçi olarak öne sürüp, diğer yandan bekçiliğimizden yararlanarak sefa sürenlerin bu sefaları fazla sürmez. Hep aynı filmi yeniden başa alıp izlettirmek isteyenler bu sefer fena halde yanılacaklar.
Sırtımızı sıvazlayıp birkaç tatlı söz ile, hassas olduğumuz, duyarlı olduğumuz konulardaki bir kaç kavram ile bizleri kandıramazsınız. Yıllar yılı bizlere bekçilik yaptırdınız. Her türlü cefayı çektik, eziyeti
gördük. Artık fark ediyoruz ki bizler cefalar çekerken, bize bekçilik görevi verenler arkamızda uğruna bedeller verdiğimiz değerleri peşkeş çekmekte sakınca görmemişler. Artık bunlara kanmayacağız. Tatlı sözlerle
bizleri kandırma zamanı geçti.
Bizler bekçi değil, sahipleriyiz. Madem Cumhuriyeti savunuyoruz, koruyoruz o halde bizlerde haklarımızı alacağız. Bu işler eskisi gibi “Cumhuriyet elden gidiyor yetişin Aleviler” propagandası ile
yürümüyor.
Çocuklara ve Gençlere Aile İçerişinde Alevilik Dersleri
Alevi çocuklarına ve gençlerine Alevilik dersi gerekiyor mu ? Evet, çocuklara ve gençlere Alevilik inanç dersi gerekiyor.
Her şeyden önce bu soruya net olarak cevap vererek başlamalıyız dersimize. Bazı çok bilmiş kimseler “artık modern bir zamanda yaşadığımızı ve inanç dersine gerek olmadığını” Alevilere empoze
ediyorlar. Böylesi bir tez doğru değildir. Dünyadaki belli başlı bütün devletlerde din dersi sistemli şekilde veriliyor. Bazı ülkelerde sadece o ülkenin egemen inancı neyse onun eğitimi verilirken, bazı devletlerde
ise hem din eğitimi veriliyor hemde dinler ve inançlar hakkında öğretim veriliyor. Netice itibarıyla çocuklar ve gençler anne babalarının inançları doğrultusunda eğitiliyorlar. Alevi çocukları da bu doğrultuda
eğitim ve öğrenim görmeliler. Ne yazık ki Alevilik inancı yasaklı. Egemen olan Sünniler kendi inançlarını tek doğru inanç diye dayattığı için resmi manada bir Alevilik eğitiminden yoksundur Alevi çocukları ve
gençleri. Bu sebepten dolayı Alevilik inancı daha çok Alevi inançlı anne-babalar vasıtasıyla gelecek kuşaklara aktarılmalıdır. Bu satırlarında amacı budur. Amaç; Alevi ebeveynlerin çocuklarına mutlaka Alevilik
inancını asgari şekilde öğretmeleri gerektiğini ısrarla hatırlatmaktır. Mademki bütün insanlık iyi veya kötü, olumlu veya olumsuz inancını gelecek kuşaklara geliştirerek aktarıyor; yani Sünniler, Katolikler,
Protestanlar, Budistler inançlarını nasıl çocuklarına öğretiyorlarsa Alevilerde öğretmeliler. Bu öğretim ve eğitim için devlet imkanlarından yoksun olmamız bizleri vazgeçirmek yerine daha da şevklendirmelidir. Alevi
inançlı kişiler mutlaka Alevilik inancını çocuklarına ve gençlerine öğretmelidir. Bütün insanlar bunu yapıyorsa bizlerde yapmalıyız, eğer bunu yapmazsak, Alevilik inancını çocuklarımıza öğretmezsek; Alevilik bir kaç
nesil sonra yok olup gider. Alevilik yok olup gitmemeli. Alevilik için çok ağır bedeller ödendi. Bu bedeller boşuna ödenmedi, bunca acı ve kıyıma boşuna katlanılmadı. Tarih boyunca Aleviler inançlarından
vazgeçmediler. Gerektiğinde hayatlarını bu inanç için verdiler ama inançlarından taviz vermediler. Alevilik inancı bu günlere bu zorlu şartlardan geçerek, milyonlarca insanın fedakarlığı, hizmetiyle geldi. Ve
geldiği nokta; bütün insanlık için bir değerdir. Bu değer insanlıkla buluşmalı. Bu inanç yok olmamalı, yok olmaması için ve daha da gelişmesi için, insanlıkla buluşması için çocuklara ve gençlere öğretilmelidir.
Çocuklara ve gençlere Alevilik dersi nasıl verilir?
Alevilik dersinin içeriği neler olmalıdır.
Yukarıdaki açıklamadan da anlaşılacağı gibi Alevi çocuklarına Alevilik dersi verilmelidir. Kurumsal anlamda ve okul boyutuyla Alevilik dersleri ne yazık ki yok. Bazı Alevi kurumları kendi bünyelerinde bir takım
çalışmalar yapıyorlar. Yine bazı ülkelerde sembolik de olsa Alevilik dersleri okular da veriliyor. Bunlar elbette güzel çalışmalardır. İsteğimiz gerçek manada, diğer inançlara eşit şekilde bir eğitim ve öğretimin
verilmesidir. Şu an işin devletler bazında Alevi inancının diğer inançlar gibi okullarda öğretilmesi uzak bir ihtimal. Bundan dolayı iş Alevi kurumlarına, en çok da Alevi inançlı ailelere düşüyor. Bizlerinde
bu yazıyla bilgilendirmek istediği daha çok ailelerdir.
Çocuklara ve gençlere Alevilik dersi nasıl verilir? Alevilik dersinin içeriği neler olmalıdır.
·????????Ailede verilecek dersler çocuk doğmadan başlar ve yetkin bir erişkin olana kadar sürer. Bunun anlaşılır olarak kavranması gerekir.
·????????Aile ortamı bir bütün halinde bir derstir. Öyle saatlerle, günlerle sınırlı olmayan bir ders. Dolayısıyla en büyük ve önemli okul ailedir. Ailede verilen ders de en önemli derstir.
·????????Çocuklar Alevi adap-erkanına göre yetiştirilmelidirler. İmkan varsa mutlaka ceme katılınmalıdır. Ceme katılım mümkün mertebe çok olunmalıdır. Şartlar uygun değilse ve imkanlar kısıtlıysa yılda en az 2 defa
ceme katılınmalıdır.
·????????Alevi dergahları, ziyaretleri, türbeleri ziyaret edilmelidir. Her defasında bütün bu yapılanlar hakkında, ziyaret edilen yerler hakkında çocuğa ön bilgiler verilmelidir.
·????????Alevi müzikleri başta deyişler, duazlar ve semahlar olmak üzere evde, arabada çalınan-dinlenen hakim müzikler olmalıdır. Çocuk daha dogmadan bu müzikler çalınmalıdır. Biliniyor ki çocuklar anne karnındayken
bile bir çok şeyi algılıyorlar.
·????????Evde mutlaka Hz. Ali, On İki imamların, Pir Sultan Abdal, Hacı Bektaş Veli ve diğer Alevi ulularının temsili resimleri olmalıdır.
·????????Çocuğun ismi Alevi inancında önemli ve etkili bir iz bırakmış olan bir erenin ve ya anlam dolu bir kavramdan yola çıkarak koyulmalıdır.
·????????Çocuğun doğum gününde, kurban bayramında veya başka önemli günlerde çocuğa hediye olarak Zülfikar kolyesi veya Bağlama hediye edilmelidir. Bunun anlam ve önemi anlatılmalıdır.
·????????Muharrem orucunda oruç tutulmasa dahi oruç ayı olduğu ve Kerbelanın ne anlama geldiği anlatılmalıdır.
·????????Aşure mutlaka yapılmalıdır.
·????????Nevruz anlamına uygun şekilde kutlanmalıdır.
·????????Perşembeyi cumaya bağlayan gece evde mutlaka gülbang eşliğinde Delil uyandırılmalıdır. Zamanla Delilin uyandırılması görevi/hizmeti çocuğa verilmelidir.
·????????Alevi uluları veya genel manada Alevilik ile ilgili kitaplar okutulmalı, bu kitaplar çocuklara hediye edilmelidir.
Bütün burada açıklanan noktalar elbette tam anlamıyla bir Alevilik eğitimi için yetersizdir. Buradaki amaç, daha çok bir başlangıç anlamındadır. En basitinden lafzende olsa Alevi olduğunu bilmeli çocuk. Bunlarla
yetinilmemelidir anne babalar. En basitinden bir Alevi dergahına, kurumuna üye olmalı, çalışmaları desteklemeli, aktif katılımla hizmet etmelidir. Hizmet ettikçe gelişir insan. Bu hizmet atmosferinde yetişen
çocuklarda Alevilik Bilinci ile yetişmiş olurlar. Alevilik Bilincine sahip bir bireyde sağlam bir kişilik olur. Sağlam bir kişilik ise en küçük bir rüzgarda savrulmaz, en yaman fırtınalarda bile dimdik ayakta kalır.
Böylesi bir insan her anne babanın onur duyacağı bir kişiliktir. Zaten inancın amacıda bu değil mi? İnsanı/insanları anlamlı ve mutlu bir hayatın sahibi yapmak.
Nusayri Aleviler Bir Araya Gelip Kurumsallaşmalıdırlar
Artık herkesler kabul ediyor ki günümüz dünyasında en küçük etnik, dini topluluklar bile dikkate alınıyor. Sayısı milyonlarla ifade edilen Aleviler, gerek Ortadoğu da gerek Avrupada dikkate alınan bir inanç
toplumudur.
Alevi toplumu hakkındaki gelişmeleri değerlendirirken şu gerçekliği çok iyi kavramamız gerekiyor. Dünyaya şekil veren, dünyayı yönetme iddiasında olan güçler var. Bu güçlerin yerel oyuncuları var. Bu güçler ve bu
güçlere bağlı yerel oyuncular Alevi toplumuna yönelirken, “Alevilerden nasıl istifade ederiz, Alevileri nasıl kendi çıkarlarımız doğrultusunda kullanırız” diye yöneliyorlar. Eğer bu tespiti yerinde
yapmazsak, gelişmeleri doğru anlamadığımız gibi doğru çözümlerde getiremeyiz.
Bilincinde olmalıyız ki dünyayı yöneten bazı güç merkezleri var. Bu merkezlerin yerel uzantıları/bağlantıları var. Bu yerel uzantıların şahsında global merkezlere karşı olan güçler var. Yine dünyayı yönetme
iddiasında olan, dünyaya siyasi, askeri, ekonomik, kültürel olarak egemen olmak isteyen diğer bazı güçler var. Elbette bu genelden yerele uzanan rekabetin sonucu, doğal olarak hayatın her alanında çatışmalar oluyor.
Bu çatışmalardan istemediğimiz halde biz Alevi toplumu da zarar görüyoruz. Bir kez daha altını çizelim ki biz Aleviler dünyada söz sahibi olan veya söz sahibi olmak isteyen merkezlerin görmezden gelemeyeceği bir
gücüz. Dolayısıyla çatışmaların bizler üzerinde etki bırakmaması mümkün değil. Çünkü bütün bu güçlerin ve karşıtlarının bir “Alevi politikaları” var.
Yukarıdaki tespitten yola çıkarak rahatlıkla diyoruz ki, bir bütün olarak Alevi toplumu büyük tehlikelerle karşı karşıya. Alevi toplumunun önemli ve saygın gruplarından birisi olan Nusayri Alevilerde bu tehlikeli
gelişmelerin hedeflerinden birisidir.
Nusayri Alevilere yönelik tarihten gelen kinle saldıranlar var. Nusayri Alevileri ezilmişliklerinden dolayı kullanmak isteyenler var. Etnik kimliklerinden dolayı sinsi planlarına alet etmek isteyenler var. Kısacası
Nusayri Aleviler birden fazla cepheden saldırıya uğruyorlar. Nusayri Alevilere karşı cephe açanların amacı; Nusayri Alevileri kendilerinin arka bahçeleri haline getirerek, onlara inançlarını dayatarak, kendilerine
benzeterek ekonomik ve siyasi olarak kullanmaktır. Dünyadaki siyasi gidişatı takip eden birisi, söylediklerimizin kesinlikle ucuz komplo teorileri veya hayali şeyler olmadığının bilincindedir.
Nusayri Aleviler büyük tehlike altında. Saldırılar bir çok yönden geliyor. Ancak saldırılar öyle eskisi gibi direkt olarak tankla-topla yapılmıyor. Saldırılar sinsi şekilde, içten içe, gizliden gizliye iyi kamufle
edilerek yürütülüyor. Saldırılar bu denli sinsi ve iyi kamufle olduğu için bizler çoğu kez anlatmak istediklerimizi bütün çıplaklığıyla anlatamıyoruz. Bütün bu anlatım ve doğruları dile getirme zorluğuna rağmen,
genel olarak bütün Alevilerden ve özel olarak da Nusayri Alevilerden isteğimiz, onlara önerimiz bir an önce kurumsallaşmalarıdır. Bu sinsi saldırılara karşı Nusayri Alevilerin hiç vakit kaybetmeden kendi özgün
örgütlenmelerini hayata ivedilikle geçirmeleri ve böylelikle geleceklerini garanti altına almaları gerekiyor. Örgütlenme olmazsa saldırılara cevap olunamadığı gibi var olan yapıda kısa sürede elimine edilir.
Nusayri Aleviler yıllardır “Arap uşağı, Fellah” denilerek aşağılanıyor. Fellah çiftçi demek. Ancak egemen gerici anlayış tıpkı Kızılbaş deyiminde olduğu gibi bu kavramı da gerçek anlamından soyutlayarak
hakaret anlamında kullanmıştır. Egemenler diğer Alevi gruplarında olduğu gibi Nusayri Alevilerin varlığını da hiç bir zaman kabul etmemiştir. Diğer Alevilerin olduğu gibi Nusayri Alevilerin inançlarını da
“sapıklık” olarak nitelendiriyor. Bu aşağılık nitelendirmeler tarihte olduğu gibi günümüzde de devam ediyor. Eğer bir araya gelip doğru bir şekilde kurumlaşılmasa daha da devam eder.
Nusayri Aleviler diğer Alevi gruplardan yer yer farklılıklar gösteriyor. Farklılık bu anlamda zenginlik ve güzelliktir. Farklılığı tehdit olarak gören, herkesi kendisine benzetmeye çalışan egemen yobazlardır.
Bizlerin anlayışı birilerini kendimize benzetmek değildir. Bizler farklılığı zenginlik olarak görüyoruz. Ortak noktalarımız farklılıklarımızdan daha çok. Önemli olan ortak noktalara bir araya gelebilmektir. Bu salt
Alevi gruplar/topluluklar arasında değil, bütün insanlık için böyle olmalıdır. Ancak ne yazık ki böyle değil. Birileri ısrarla gücü yettiğini kendisine benzetmeye dolayısıyla kendisine tabii kılmaya çalışıyor.
Her kim Nusayri Alevileri kendi çıkarları doğrultusunda kullanmak istiyorsa, Nusayri Alevileri asimle etmeye çalışıyorsa karşından bizleri bulacaktır. Özünü koruyan, Nusayri Alevi bilincine sahip, kurumsallaşmış
Nusayri Alevileri bulacaktır.
Nusayri Alevilerin kimseye benzemeye ihtiyacı, Nusayri Alevilerin nasihatlere ihtiyacı yoktur. Birileri kalkmış kendi inançlarını yegane doğru inanç diye bizlere yutturmaya çalışıyor. Bizlerin bunlara karnı tok.
Tarih boyunca egemen inanç mensupları inançlarını zorla kabul ettirmeye çalıştılar. Bunun için katliamlara başvurdular, her türlü baskıyı yaptılar. Bütün bunlara rağmen bizler asla inancımızdan, değerlerimizden
taviz vermedik, şimdide vermeyeceğiz. Yeri geldi canımızdan vazgeçtik inancımızdan vazgeçmedik. Nusayri Aleviler olarak neden şimdi inancımızdan, değerlerimizden, kültürümüzden vazgeçelim ki?
8 Mart
Ve Alevi Kadını
8 Mart dünya kadınlar günü kutlu olsun. Neden böyle bir kutlama gününe ihtiyaç duyulmuş, kendi başına bir tartışma konusu. Gerçek olan; kadının birikmiş olan tarihsel güncel sorunlarını, 8 mart'ı kutlamakla
çözülemeyeceğidir.
Kadın cinsine olan baskı asırlara, hatta bin yıllara dayanmaktadır. Bin yıllardır süren erkek egemenliği, kadın kişiliğin de olmadık tahribat yaratmıştır. Bu tahribat ikibinli yıllarda da etkisini göstermektedir.
İkibin yılında da kadın cinsi aşağılanmakta, ikinci sınıf olarak görülmektedir. Bu vahim durum gelişmiş toplumlarda bile mevcuttur. Durum diğer dünya toplumların daha da trajiktir.
Genel de bütün dünya coğrafyasında, özellikle de bizimki gibi geri bırakılmış/bıraktırılmış coğrafyalarda kadının durumu bir-iki artı-eksiyle hemen hemen aynı paralelliktedir. Yani ikinci sınıf insandır kadın. Kadın
bütün yaşantısı boyunca ev işlerini yapmak zorunda olan bir hizmetçidir, cinsel objedir, zevk mezesidir, erkeğin mutluluğunu sağlamak için var olmuştur. Kadın hakkındaki olumsuz yaşam koşullarını saymakla
bitiremeyiz. Açık ve net olan; kadının ezildiğidir. Kadını ezende, kadının doğurduğu, emek verdiği, yaşamasına sebep olduğudur. Yukarıda da izah etmeye çalıştığımız gibi kadın sorunu, binlerce yıldır süren erkek
egemen anlayışının bir ürünüdür. Bu anlamda çözülmesi de uzun bir dönemi kapsayacaktır. Erkeğin, kadının eşitliğine inanması, bu eşitliği içselleştirip somuta indirgeyerek pratikte uygulaması uzun bir dönemde
gerçekleşecektir.
Batılı toplumlarda kadın kabulünü sağlamışsa da bu daha çok kağıt üzerinde yasal zeminde bir kabul olmuştur. Pratikte işlerliğini yitiren bir kabuldür. Batılı toplumdaki erkekte kadının eşitliğini özümsememiştir.
Nitekim batılı toplumlarda yapılan araştırmaların istatiği bu durumu doğrulamaktadır. Örneğin her 100 ailede sadece beşinde erkek ev işlerine yardımcı oluyor. Diğer 95 ailede kadın bütün ev işlerini yapmak
zorunda. Bu korkunç bir rakamdır. Olayın bir diğer korkunç boyutu ise, kadının bu durumu kadermiş gibi kabullenmesidir. Yine yapılan araştırmaların ortaya çıkardığı bir diğer ürkütücü istatistikse; Avrupa da her yıl
binlerce kadının cinsel tacize maruz kalması. Olayın başka bir boyutu da, yine her yıl binlerce çocuğun cinsel tacize uğraması. Hangi açıdan bakarsak bakalım, vahim gerçeklerle karşılaşıyoruz.
GELELİM ALEVİ KADININA:
Alevi kadını hemcinslerine oranla daha özgürdür. Bu özgürlük, Aleviliğin ilkelerinden kaynaklanmaktadır. Alevi Ulu'su, Hacı Bektaş Veli'nin bir özdeyişi bunu açıkça ortaya koyuyor. Şöyle diyor Ulu Hünkar:
"Kadınlarınızı Okutunuz". Bu ilke bundan 700 yıl öncesine dayanmaktadır. Bu ilke güncelliğini korumakla beraber, aynı zamanda günümüzün temel şiarı da olmalıdır. Bu ilke de kast edilen salt okuma-yazma
değildir. Burada hedeflenen, kadının gelişimi ve eşitliğidir.
Eşitlikçi ve özgürlükçü bir felsefeye sahip olan Aleviler, uzunca bir dönem kadını erkekle eşit kıldı. Aleviler de, kadınla erkek beraber ibadet ederler, beraber üretip beraberce eşit bir şekilde tüketirler.
Alevilikte kadın, "Ana"dır "Bacı"dır. Aleviler bütün tahriklere rağmen kadını baş tacı yaptı. Ne zamanki Aleviler asimile edilmeye, kendi kökeninden uzaklaştırılmaya başlandı, Alevi kadının
özgürlüğü de, aynı dönemin ürünü olarak kısılmaya başlandı. Son 50 senelik dönemde ise, Alevi kadını kalan haklarını da yitirmeye başladı. Şüphesiz bunda gelişen kapitalizmin etkisi olmuştur. Çünkü bilindiği gibi
Alevi toplumu öz itibarıyla bir köy-kır toplumudur. Alevilerin sosyal yaşamı, siyasal kimlikleri, insan doğa ilişkileri, hatta bazı inançsal değerleri bu formasyon çerçevesinde şekillenmiştir.
Artan baskılar, dedelik kurumunun zayıflaması, çağdaş örgütlülüğün gelişememesi en çok Alevi kadınını etkilemiştir. Burada bir "Anamızın" sözünü aktarmadan geçemeyeceğiz. Şöyle diyordu "Anamız"
erkeklere hitaben: "siz Alevi erkekleri, bizleri çarşafa koymadınız ama özgürlüğümüzü, özgüvenimizi de elimizden aldınız". Bu hitabet sadece Alevi erkeklerine değil, bütün dünya erkeklerinedir. Kadına
kısmi haklar, veya yasal bir takım güvenceler yetmiyor. Kadın özgürlüğünü, özgüvenini, kişiliğini, kabulünü kısacası; insan olmasından kaynaklanan doğal haklarını istiyor. Eğer kadını insan olarak görüyorsanız, onun
haklarının önünde bir engel değil, bir mücadele arkadaşı olmalısınız.
Bizler yapı olarak kadın haklarının alınması için mücadeleye kararlıyız. Bu yazının yazarı bir erkektir. Bu bağlamda ne kadar zor da olsa, bin yılların getirdiği alışkanlıkta olsa, kadın özgürlüğünü biçimsellikten
çıkartıp içselleştirmeliyiz. Burada en büyük görev yine kadına düşüyor. Haklarınızın takipçisi olun. İster yasal hakları almada olsun, ister bireysel bazda gelişen bazı olaylar karşısında olsun özgür inisiyatifinizi
kullanmaktan çekinmeyin. Artık kendinizi ezdirmeyin!
Bu tarzda gelişecek olan bir mücadele şekli erkeği de özgürleştirir ve aynı zamanda yılda sadece bir gün değil, diğer günlerde de kadın saygı görür. Bu özgür günlerde buluşmak
dileğiyle.
Derneklerimiz Ve Sorunları
Bizler Alevi hareketine bir bütün olarak bakmaktayız. Bizce bir Alevinin sorunu bütün Alevilerin sorunudur. Bu anlamda dernekleri tartışırken Alevi adı altında oluşturulmuş, oluşturulmaya çalışan bütün dernekleri ele
alacağız.
Her toplumsal inanç kurumlaşarak devamlılık sağlar. Kurumlaşamayan inançlar yok olmuşlardır. Kurumsallaşma çağdan çağa şekil değiştirerek geliştirilir. Örneğin Alevi inancında bir Dergah kurumsallaşması vardır.
Dergah’ı günümüz şekliyle ifade edersek karşılığı üniversitedir. Nitekim Dergah’ta eğitime tabi tutulan bir öğrenci (Alevi terminolojisinde bunun karşılığı talip’tir) yetenekleri çerçevesinde o
günün şartlarına göre en yüksek bilgi ile donatılırdı. Her ne kadar Dergah kurumu bir inançsal kurum olsa da orada salt inancın gerekleri öğrenilmiyordu. Orada öğrencinin Talibin yeteneğine ve başarılı olduğu alana
göre değişken bir eğitim veriliyordu. Örneğin tıp, el sanatları, hukuk, edebiyat, mimari yani toplumun ihtiyacı olan her konuda eğitim verilebiliyordu. Bu eğitimin, o günkü şartlar değerlendirildiğinde muazzam bir
başarı ile gerçekleştiği görülmektedir. Nitekim Aleviler asırlarca bütün ihtiyaçlarını bu Dergahlarda yetişen insanların sayesinde gidermişlerdir. Alevi örgütlülüğünde Dergah örgütlenişine benzer, ihtiyaç duyuldukça
devreye giren kurumsallaşmalar olmuştur. Bu açıdan tarihsel Alevi örgütlenmesi zengindir. Ama belirleyici olan Dergah’tı. Maalesef Dergah örgütlenmesini, kurumsallaşmasını günümüzde oluşturmak mümkün değil
-şimdilik-.
Günümüzde insanlığın sayısız deneyimlerinden biri olan dernek kurumsallaşması yaygın. Bizim asıl konumuzda bu Alevi derneklerin bir değerlendirmesini yapmak ve bazı önerilerde bulunmak.
Sivas katliamından sonra Alevi toplumunda bir uyanış gerçekleşti. Alevi toplumu katliama büyük bir tepki duydu. Bu tepkisini -istenilen düzeyde olmasa da- dile getirmeye çalıştı. Katliama tepki olarak dernekler
aracılığıyla bir araya gelindi. Tabii bunlar katliama tepki şeklinde bir araya gelinmedi. Kendiliğinden gelişen bu derneklerin süreç içerisinde ya kapılarına kilit vuruldu ya da dernekten başka her şeye benzetildi.
Bilindiği gibi Alevi toplumunun en büyük çıkmazı kadrosuzluktur. Derneklerde yöneticilik yapanlar genellikle bu işi hobi olarak yapmaktalar. Böyle olunca da dernekler işlevsizleştirilip üç-beş kişinin kişisel
kariyeri ve çıkarına hizmet eder hale getirildiler. Oysa derneklere büyük bir görev düşmektedir. Dernekler Alevi toplumunun hem inançsal hem de sosyal sorunlarına çözüm bulma merkezleri konumundadır. Ama
derneklerimizin bırakalım Alevilerin sorunlarını çözmeyi kendileri başlı başına bir sorun teşkil etmekteler. Bugün dünyanın hangi coğrafyasında olursa olsun var olan derneklerimizin durumu üç aşağı beş yukarı hemen
hemen aynıdır. En iyi derneğimiz bile kendisini kısır tartışmalardan kurtarabilmiş değildir. Derneklerimiz ya çeşitli örgütlerin güdümündeler ya da yozlaştırılmışlardır. Oysa Alevi adı altında kurulan bir derneğin
en başta Alevilere ve Aleviliğe hizmet etmesi gerekmektedir. Derneklerde erkekler kağıt oynar, şifreli kanallardan maç seyreder, kadınlar dedikodu yapar, çocuklarsa sıkılır etrafı dağıtır, gençlerse bir kapıdan
bakar geri kaçar. Oysa orası bir çekim merkezi olmalıdır. Alevi derneği sıradan bir dernek değildir. Sorumlulukları, yükümlülükleri vardır. Evrensel bir inanç olan Aleviliği temsil etmektedir. Asgari düzeyde de olsa
ona uygun olması lazım. Oysa dernekleri bırakalım bir çekim merkezi olmalarını bunun aksine itici bir merkez olmaktalar, çok değil bundan beş yıl önce derneklerde yöneticilik yapanlar nerede? Ya da yetenekli olan ve
yönetici adayı olan ama çevresi güçlü olmayanlar nerede? Bu insanlar yani Alevi toplumunu 21. yüzyıla taşıyacak olan kadroların çoğu şu ya da bu sebepten derneklerden uzaklaşmışlardır/uzaklaştırılmışlardır.
Bütün bu belirttiklerimizi baz alarak derneklerin çalışmasına yönelik önerilerimizi sıralayalım:
- Dernekler günümüz Alevi kitlesinin en önemli araçlarından birisidir. Bu açıdan bakarsak, dernekler Alevi toplumunun sorunlarını çözme merkezi, Alevi inancını
yetkinleştirme kurumlarıdır. Normal şartlarda derneklerin işlevi farklıdır. Fakat Alevi toplumunun özgün durumu incelendiğinde dernekler önemli işlevleri olan kurumlar niteliğindedir.
- Derneklerde alkol, kağıt, tavla vs. oyunlar kaldırılmalıdır. Eğer ilk etapta kaldırılmazsa zamanla insanlar ikna edilerek bu tür yozlaştırıcı etkisi olan
unsurlar kaldırılmalıdır.
- Dernekler hiç kimsenin egosunun, kariyer hırsının ve kişisel çıkarlarının kurumları değildir. Bu tür yaklaşımlar mahkum edilmelidir.
- Dernekler aile çevresi çok olan üyenin basiretsiz yönetimine son verip, gerçekten yeteneği ve enerjisi olan insanların yönetimine verilmelidir.
- Çeşitli politik örgütlerin tahakkümüne son verilmelidir. Bu örgütlere üye olan insanlar mücadelelerini kendi alanlarında vermelidir. Bu tür oluşumlara belli
ilkeler doğrultusunda çalışmalar yapılmakla beraber belirleyici olan Aleviliktir.
- Önemli olan çok üyeli olmak değildir. Önemli olan yapılan çalışmaların yansıtılmasıdır. Bu çalışmaların Alevi öğretisine uygun olması ve Alevi öğretisini
yaşamsal kılma yönünde bir adım olmasıdır.
- Derneksel faaliyetler salt halk oyunları, saz kursu, yemek kursu ile sınırlı tutulmamalıdır. Öncelikli olarak Alevi öğretisini temel alan bir çalışma ve
faaliyet programı hazırlanmalıdır.
- Çocuklara ve gençlere özel önem verilerek onları eğiterek ve öğretiyi gelecek kuşaklara taşıyacak şekilde bir yaklaşım esas alınmalıdır.
- Demokratik ilkeler esas alınarak Alevi gerçekliğini kabul eden ve saygı duyan bütün kurumlar ve oluşumlarla çalışmalar yapılabilinir.
Turizm, Turist Rehberleri ve Alevilik
Turizm, salt güneş altında bronzlaşmak, denize girmek, iş hayatının streslerinden uzak bir kaç haftalık tatiller değildir. Bunlarla beraber turizm farklı kültürleri tanımak, yeni coğrafi bölgeleri gezmek, farklı
yaşam şekillerini görmektir de. Bu anlamda turizm sürekli gelişen ve daha da gelişecek bir alan durumundadır. Ekonomik boyutu ve giderek ve artan istihdam boyutuyla bir çok kişinin direkt ve ya dolaylı olarak içinde
olduğu bir sektör konumundadır. Böylesine dinamik bir ekonomik unsur ve inançsal gerçekliğimizden habersiz insanlara kendimizi tanıtma fırsatı sunan bir yapıya karşı duyarsız kalmak düşünülemez. Şimdiye değin bu
manada toplumsal çıkarlarımıza uyan herhangi bir çalışmanın ve çabanın olmayışı üzücüdür.
Ülkemiz turizm alanında küçümsenmeyecek bir alt yapıya sahip. Turizm sektöründe istediği konumda olmasa da sürekli gelişmektedir. Mevcut potansiyelin çok az bir bölümünü kullanmasına rağmen dünya ölçeğinde istikrarlı
bir gelişimin sahibidir. Büyük aksilikler ve ya hükumetlerin bazı yanlış politikaları olmazsa dünyadaki en önemli bir kaç turizm merkezinden biri olabilir.
Ülkemizin turizm alanları oldukça geniştir. Farklı amaçlara sahip insanların isteklerine hitap edecek potansiyel fazlasıyla vardır. Akdeniz ikliminde bulunması, mevsimlerin anlamlarına uygun yaşanması, denizlerin çok
olması, doğanın kirlenmemiş olması, hizmetlerin –genelde- ucuz ve kaliteli olması ülkemizi turizm alanında cazibe merkezi haline getiriyor. Dinlenmek isteyen insanlara temiz hava, bulutsuz güneş ve temiz
sahillerin yani sıra tarihi yapıları ve zengin kültürel unsurlarıyla her branştan insana hitap edebiliyor.
Hangi ülke bu zenginliklere sahip olsa dünyanın turizm merkezi olurdu. Ancak yönetim kademsinde bulunanların yıllar boyu yaptıkları hataların bir sonucu olarak ülkemiz bu alanda hak ettiği konumda değil. Sadece
turizm alanında değil, bir çok alanda hak ettiği konumda değil. Yıllardır süren yanlış politikaların sonucu ülkemiz mevcut sıkıntıları asabilmiş değildir. Ve ne acıdır ki yanlış politikalar bir çok alanda hala
ısrarla korunuyor. Bu yanlış politikaların en büyüklerinden biride ülkemizin Alevi inanç gerçekliğini yok saymak ve asimle etmeye çalışmaktır.
Alevi inanç gerçekliğinin yok sayılması etkisini yaşamın bütün alanlarında gösteriyor. Bu yok saymanın etkileri turizm alanında da görülüyor. Şimdi birileri çıkıp diyebilir ki “bizlerin yığınla sorunu sıkıntısı
varken birde kalkıp turistlere Aleviliğimi anlatmamız gerekiyor?”. Kimseden kalkıp gelen turiste Alevilik propagandası yapmasını beklemiyoruz. Böyle bir şeye gerekte yok. Ancak turist rehberleri
–ki içlerinde bazıları Alevi olmalarına karşın Aleviliğini inkar ediyor- nasıl yeri geldiğinde turistlere “İslamiyet`ì tanıtmak” adına sadece Sünniliği anlatıyorsa, Sünniliğin yegane
İslamiyet olduğunu anlatıyorsa, camilerin yegane ibadet yerleri olduğunu anlatıyorsa; bizlerinde kalkıp neden böyle yapıyorsunuz diye sormaya hakkımız doğar. Ve neden Sünniliği bu kadar teferruatlı bir şekilde
anlatırken az da olsa, bir kelime ile de olsa, sadece kavramsal düzeyde de olsa Aleviliği neden anlatmıyorsunuz? Neden Aleviliği inkar ediyorsunuz? Diye sormaya hakkımız doğar. Aleviler olarak istediğimiz öyle pek
detaylı anlatımlar değildir. Birilerini Alevileştirmek gibi bir gayretin içinde de değiliz. Herkesin inancı kendisine. Ancak tek kelime ile de olsa Aleviliğe vurgu yapılması şarttır. Aleviliği yok saymaya devam
etmek artık vicdanların kaldıramayacağı bir durumdur.
İslamiyet’i resmi görüş doğrultusunda sadece Sünnilik boyutuyla tanıtmak , Sünniliği bütünlüklü İslamiyet diye sunmak Aleviler açısından kabul edilmez bir durumdur. Yine belli bir entelektüel boyutta olan bazı
turistlerin turist rehberlerinin bu tek yanlı anlatımlarına itiraz ettiklerini biliyoruz. Hatta Alevilikten ve Alevilerden haberdar olan bazı turistlerin, rehberlerin verdikleri bu yetersiz ve yanlı bilgilerinden
dolayı terlettiklerini ve yaptıklarının yetersiz ve yanlış olduğunu söyleyerek zor durumda bıraktıklarını
biliyoruz.
Alevilik; asırlardır bütün yok etme çabalarına karşın varlığını sürdüren bir inançtır. Alevilik inancımızdır. Birileri kabul etmese de, yok saysa da ,asimle etmeye çalışsa da Alevi inanç gerçekliği vardır.
Bütün dolaylı ve direkt baskılara rağmen Alevi inancı yaşamaya devam edecektir. Alevilik inancımızdır ve bizler Aleviliğimizden utanmıyoruz. Aleviliğimizi gizlememize gerek yoktur. Bazı bedeller dahi verilse bile
gerek yoktur. Bizlerin şekillenmesinde inancımız olan Aleviliğin etkileri tartışılmazdır. Aleviliğimizi gizlemekle kendimizi, öz benliğimizi gizlememizle aynı anlamlara gelir. Turist rehberi de olsak, tur operatörü
de olsak inancımızı gizlememize gerek yok. Kimseye üstünlük taslamamız gerekmiyor Alevi olduğumuz için. Ama kimseden de çekinmemiz, korkmamız gerekmiyor. Gerçek neyse odur. Her zaman gerçekleri ters yüz etmeye,
farklı yansıtmaya, yok saymaya çalışanlar olmuştur. Alevi inanç gerçekliğini yok sayanlar, asimle etmeye çalışanlar; iftiralarla, katliamlarla ezmeye çalışanlar dün olduğu kadar bu günde vardırlar ve yarın da
olacaklardır. Bütün bu tahribatlara rağmen Aleviliğimizden taviz vermemiz, Aleviliğimizi yok saymamız gerekmiyor. Aksine daha çok inancımıza sarılmamız gerekiyor. Turist rehberiysek Aleviliği yok sayanlara inat daha
çok tanıtmamız gerekiyor. Aleviliği tanıtmak, ayrımcılık, bölücülük değildir. Birileri çıkıp Aleviliği tanıtmaya, insanlıkla buluşturmaya çalıştığımız için bizleri ayrımcılıkla suçlayabilir. Ancak bu ithamlar doğru
değildir. Sünniliği tanıtmak, yaymak isteyenlere destek olunacak ama Aleviliği azda olsa ağzına alana ayrımcılık yapıyor diye suçlu durumuna düşürülmeye çalışılacak. Asıl ayrımcılığı bu zihniyet yapıyor. Alevilik
diye bir inanç ve bu inanca inanan Alevi diye bir toplum var mıdır? Vardır. Varsa bu gerçekliği farklı inanç ve kültürlerden insanlara anlatmak neden ayrımcılık olsun? Aleviliği tanıtmak doğal bir haktır.
Alevilerden Özür Dilenmelidir!
· Tarihten günümüze değin binlerce Alevi katledildi. Katliamcılara ve katliamlara sahip çıkanlar Alevilerden özür dilemelidirler!
· Aradan ne kadar zaman geçmiş olursa olsun eğer bir suç işlenmişse bu suç mutlaka gün yüzüne çıkartılıp deşifre edilir. Ve olay tarih kitaplarına doğru haliyle
aktarılır. Bütün insanlığın benimsediği bu yöntemin Aleviler ve Alevilik için de uygulanmasını talep ediyoruz!
· Alevilik ve Aleviler üzerindeki baskıların son bulmasını, Aleviliğin resmi olarak kabul edilip Anayasa güvencesi altına alınmasını talep ediyoruz!
· Türkiye Cumhuriyeti devletinde Alevi inancı yasaktır. Bu yasaklık ve yok sayma yaşamın bütün alanlarında etkisini göstermektedir. Diyanet İşleri Başkanlığı adlı kuruma
trilyonlarca lira aktarılmaktadır. Bütçeden ayrılan bu pay vergilerden, dolayısıyla Alevi yurttaşlardan da kesilmektedir. Ama Alevilere hizmet yerine asimilasyon olarak geri dönmektedir. Dünyadaki ülkeler arasında
en fazla camii Türkiye de mevcuttur. Bu camiler Alevilerin parasıyla yapılmıştır/yapılmaktadır. Diyanetin yaklaşık yüz bin personeli bulunmaktadır. Bu yüz bin personel arasında bir tek Alevi bulunmuyor ama bunların
giderleri Alevilerin de ödediği vergilerden finanse edilmektedir. Aynı çarpık durum yurt dışı için de söz konusu. Devlet diyanet kanalıyla dünyadaki çeşitli merkezlere camii yaptırıp oradaki Sünni vatandaşa hizmet
götürürken Alevileri yine yok saymaktadır.
· Diyanet İşleri Başkanlığı ya kaldırılsın, ya da çağdaş ülkeler baz alınarak Alevilerinde haklarını kullanabilecekleri bir kuruma dönüştürülsün. Her halükarda bir an
önce Alevi inancının kurumsal anlamda temsili ve meşrutiyeti sağlansın.
· Alevi köylerine cami yapılmasın! Yapılan camiler Alevilerin ibadetlerini ifa ettikleri, aynı zamanda sosyal ve kültürel çalışmalar yaptıkları cem evlerine
dönüştürülsün!
· Devlet nasıl ki dünyanın çeşitli merkezlerine Sünni inancı tanıtıcı görkemli camiler yapmışsa/yapıyorsa aynı kriterin Alevi inancı içinde geçerli olmasını talep
ediyoruz!
· Okullardaki zorunlu din dersleri kaldırılsın veya Alevi inancını da kapsayacak şekilde değiştirilsin! Herkesin olduğu kadar Alevilerin de Alevi inancını okullarda
öğrenmek istemesi en tabii haklarıdır. Aleviler olarak bu hakkımızı geçte kalmış olsak kullanmak istiyoruz.
· Alevi düşmanlığı yapan kişi ve kurumlarla mücadele edilsin!
· Alevi inancının önemli günlerinde devlet televizyonunda yayınlar yapılsın. Bu yayınlar teşvik edilsin.
· Alevi kültürünü, felsefesini, edebiyatını geliştirici çalışmalara maddi destek sağlansın. Bu tür çalışmaların önündeki bütün yasal engeller kaldırılsın.
· Maraş’ta, Sivas’ta, Çorum’da, Gazi’de yapılan katliamların failleri cezalandırılsın.
· Camilere uygulanan statü cem evlerine de uygulansın. Yani elektrik, su, görevlilerinin masrafları ve benzeri giderler devlet tarafından karşılansın.
· Alevi din görevlileri yetiştirmek için eğitim kurumları ve yüksek okullar kurulsun.
Bizlerin istemlerinin insani olduğunu düşünüyoruz. Asırlardır katliamlara maruz kalmış bir toplumun fertleri olarak artık kabul görmek istiyoruz. Bizler nasıl ki başka inançlara değer verip, saygı duyup/gösteriyorsak
başkaları da bizlerin inancı olan Aleviliğe saygı duysunlar. Başka inançlara inanan insanlara göre bizlerin inancı yanlış olabilir ama bizler inandığımız şekilde yaşamak istiyoruz. Yanlış veya doğru o bizlerin
sorunu.
Kabul görmek için yeteri kadar bedel ödediğimiz kanaatindeyiz. Artık yeni katliamlar olmasın istiyoruz, yeni acılar yaşanmasın istiyoruz. Her şeyde olduğu gibi katliamların, yok saymanın, asimle etmenin, sabrında bir
sınırı var.
Belki istem ve taleplerimiz bazı kimselerin hoşuna gitmeyebilir. Belki istemlerimiz bürokratik bir tarz içermiyor. Her halükarda bizler istek ve taleplerimizin insani olduğunu ve barış, huzur, kardeşlik için can
alıcı önemde olduğunu düşünüyoruz. İslamiyet içindeki Alevi-Sünni kardeşliğine oradan da evrensel barış ve huzura
Alevi İnançlı Sanatçılar/Aydınlar
Bizler insanız. Dolayısıyla da insanlık hakkında söz söyleme, düşünce belirtme yetkisine sahibiz. Kimse bize : “kim oluyorsunuz da insanlığın genel gidişatı hakkında söz söyleyip düşünce üretiyorsunuz,
insanlığın sorularına cevap, sorunlarına çözüm arıyorsunuz” diye soramaz. Bizler insan olmaktan kaynaklanan hakkımızı kullanarak insanlığı ilgilendiren her konuda söz söyleme ve düşünce belirtme hakkına
sahibiz. Sadece söz söyleme ve düşünce belirtme değil, aynı zamanda başka insanlara zarar vermeyecek ve onların özgürlüklerini hiç bir şekilde kısıtlamayacak biçimde meşru ve yasal yollardan düşüncelerimizi pratiğe
geçirme hakkına sahibiz. Bu her insanın hakkı olduğu gibi bizlerinde hakkıdır. Ve bizler bütün söylediklerimizi, yaptıklarımızı bu doğal hakka dayanarak yapıyoruz.
Bizler nasıl ki büyük insanlık ailesinin bir üyesi olarak bazı duygu ve düşüncelerimizi belirtiyorsak aynı şekilde ait olduğumuz, bir parçası olduğumuz, kişiliğimizi şekillendiren, yaşamımızı biçimlendiren toplumumuz
hakkında da söz söyleme, düşünce belirtme ve bunların gerçek olması olabilmesi için çalışmalar yapmaya hakkımız vardır. Hatta bu toplumun değerlerinin korunması, haklarının yasal güvenceler altına alınması ve bu
toplumun inancının bütün insanlıkla buluşması için küçümsenmeyecek çalışmaların sahipleri olarak, emeğe verilen önemin bir gereği olarak daha çok söz söyleme hakkına sahibiz. Çünkü bizler toplumsal çıkarlarımızın
korunması ve toplumsal gerçekliğimizi belirleyen değerlerin gelişmesi için emek sarf etmişiz. Birilerinin, bizleri biz eden değerlerimizi kendi çıkarları doğrultusunda kullanmasına veya tahrip etmesine karşı;
yanlışları ortaya koymak suretiyle düşüncelerimizi belirtmeye başkalarından daha çok hakkı var. Bu, inandığımız ve emek verdiğimiz ideallerin gereğidir.
Bütün bu yukardaki ön açıklamaları toplumumuzun kültürel değerlerini sömüren, inanç yapımızı aşağılayan, asırlardır büyük bedeller verilerek ortaya çıkmış değerlerimizi hiçe sayan, onların içini boşaltan, özünü
çarpıtan, yeri geldiğinde egemen inanç sahiplerine peşkeş çeken, kendi bireysel menfaatini her şeyin önünde tutan, bu inanca inandığını söyleyip inancın emrettiği insan tipiyle ilgisi olmayan, inancı yaşamadığı
halde yaşıyormuş gibi görünen, cehaletini gidermek bir yana marifetmiş gibi ortaya seren ve böylelikle yoz yaşam biçimiyle -geçicide olsa- etkilediği gençliği yozlaştıran sözde sanatçılar için yaptık. Bu tür
sanatçılar maalesef toplumumuzun mazlumluğundan, sahipsizliğinden faydalanarak toplumumuzu sömürüyorlar. Burada gerçek manada toplumumuzun kültürel değerlerini layıkıyla temsil eden, yaşam biçimleriyle,
samimiyetleriyle, düşünceleriyle, sadelikleriyle bir çekim merkezi konumunda olan sanatçılarımızı, aydınlarımızı tenzih ederiz. İnancımızın kültürünü özüyle yansıtan, daha da geliştiren aydınlara, sanatçılara
saygımız, muhabbetimiz sonsuzdur. Bunları belirtmedeki amacımız; herkesi ayni kefeye koymadığımızın bilinmesi içindir. Ancak bazı temel doğrulardan yola çıkarak tespitlerimizi yerinde yaparak sevgi duyulması gereken
ile uyarılması gerekeni ayırt etmemiz gerekiyor. Çünkü gözlemlerimiz sonucu şunu rahatlıkla belirtebiliriz ki, muhabbet duyulması gerekenle, yerilmesi, uyarılması gereken yer değiştirmiş durumda. Bu haksızlıktır.
Haksızlığa karşı duyarsız olmak da haksızlığa ortak olmaktır, haksızlığı dolaylı olarak olarak desteklemektir. Haksızlığın büyüğü-küçüğü, önemlisi-önemsizi yoktur. Haksızlık, red edilmesi, karşı gelinmesi gereken
bir durumdur. Hele ki toplumu besleyen ana arterlerden biri olan sanata ve sanatçıya yaklaşım doğru temelde olmazsa veya toplumun sanatsal ihtiyaçlarını toplumun zararına olan olan kurumlar, kişiler karşılarsa,
toplumsal çürüme kaçınılmazdır. Toplumsal çürümenin olmaması ve sağlıklı bir gelişmenin olması için ısrarla doğruların dile getirilmesi gerekiyor.
Sanatçı, sanatı icra eden kişidir. Sanatsa bir duygunun, tasarımın güzelliğin ve benzer şeylerin dışavurumunda, anlatımında kullanılan yöntemlerin tümüdür ve bu yöntemlerle ortaya konula üstün yaratıcılıktır. Her ne
kadar birileri tarafından pazarlanan, sunulan kişilerin ürünleri “üstün bir yaratıcılıktan” uzak da olsa ve bunlar sanatı temsil etmeseler de özü itibariyle sanat ve sanatçının kavramsal anlamı böyledir. Bu manada kültür ve sanat bir birliktelik arz eder. Kültürün kavramsal anlamı olan toplumsal
düşünüş birliği, geleneksel yaşayış, asırların oluşturduğu bilgi birikiminin gelecek kuşaklara aktarım boyutu olayı daha anlaşılır kılıyor. Nitekim toplumsal gerçekliğimizde sanatın önemli dallarından biri olan şiirin ve şiire bağlı olarak deyişlerin önemi çok büyüktür. Baskı altına alınan ve yaşam alanları daraltılan, kendi inancını inkar etmesi dayatılan, baskıların yer yer katliamlarla desteklendiği zamanlarda şiir hem bir bilinç taşıyıcısı hem de bir moral taşıyıcısı olmuştur. Her türlü yazılı belgenin imha edildiği o dönemler de bazen bir mısra toplumun dilinde ve yüreğinde öylesine yer ediniyordu ki hiç bir zalimin gücü onu oradan çıkartamıyordu. İşte sanat budur. Sanatçı da zor koşullarda bile, ölümün kaçınılmaz olduğu şartlarda bile üstün üretimiyle toplumsal morali ve bilinci koruyup geliştiren kişidir. Pir Sultanların sırrı burada yatmaktadır. Neden Pir Sultan Abdal'ı, Yedi Ulu Ozanı aşacak yapıtlar ortaya çıkmıyor veya “büyük sanatçı” iddiasında olanlar neden hala Pir Sultan Abdal'da simgeleşen geleneğin çok çok gerisindeler?!
Bazı güçlerin veya daha başka faktörlerin etkili olmasıyla tv denilen sahtekar, hilebaz yapının şöhret yaptığı sanatçıların oturup kendi konumlarını gözden geçirmeleri gerekmektedir. Bin bir zorlukla ve onlarca
kişinin canhıraş çabalarıyla oluşturduğu derneklerin, kurumların düzenlediği etkinliklerde sahneye çıkıp on beş (15) dakika kalıp bir İki Pir Sultan deyişi söyleyip o etkinlikten elde edilen gelirin neredeyse
tamamına yakınını alıp gitmek sanatçılık değil, olsa olsa sahtekarlıktır. Ortalama ücretle çalışan bir insanın altı (6) ay boyunca alın teriyle kazandığı parayı on beş dakika için talep etmek en hafif deyimle
ahlaksızlıktır. Şimdi kimse çıkıp “başka inançtan ve düşünceden sanatçılar daha çok alıyor” demesin. Bu doğru değil. Doğru olsa bile Pir Sultan geleneğinde böyle bir anlayış yoktur. Pir Sultanı Pir
Sultan yapan onun değerleridir. Hem çağdaş Pir Sultan iddiasında olacaksın hemde Pir Sultanı Pir Sultan yapan değerlerden uzak duracaksın. Bu olmaz. Bazılarına yutturulmuş olsa bile, bizler bunu kabul etmeyiz.
Elbette sanatçının emeğinin karşılığı verilecek. Ancak böylesi şartlar altında bu rakamlar kabul edilemez.
Olayın maddi boyutu bir taraf manevi boyutu da korkunç derecede yozdur. Gözlemlerimize dayanarak söyleyebiliriz ki bazı “sanatçıların” durumu içler acısıdır. Dem almayı alkoliklik algılayandan tutunda
yobazlığı red eden inancımızı hiç bir değer tanımamak olarak algılayana kadar yığınla örnek gözlemledik.
Elbette sanat insanları, genel toplumsal katmanlardan farklı düşünüp yaşayacaklardır. Genel geçer değerlere ve kurallara kuşkucu yaklaşacaklardır. Ancak farklı yaşam tarzlarına sahip olmak, bazı geleneklere kuşkucu
yaklaşmak toplumun değer yargılarını küçümsemek değildir. Ya da asırların imbiğinden süzülerek günümüze ulaşan değer birikimlerini “gericilik” olarak görmek değildir.
Sanatçıya saygı, sanatçının farklı yaşam sahibi olmasına saygımız vardır. Ne var ki aynı saygıyı toplumumuzun genel değerleri söz konusu olduğunda göremiyoruz. Birileri çıkıp “genel değerlerinde tabu olmaması,
sorgulanması gerektiğini” söyleyebilir. Ya da “bu genel değerlerin nasıl genelleştiğine” kuşkuyla bakabilir. Elbette tartışma ve bunun beraberinde farklı yaklaşımlar olacaktır. Ancak bütün bunlara
rağmen toplumsal yapımızı şekillendiren temel taşlara saygının şart olduğu bilinmelidir. Eğer temel olanlarımıza böyle saygısızca, ukalaca, hoyratça yaklaşılırsa kabul etmeyiz.
Hiç kimse söylediklerimizin “anlaşılmaz olduğundan” yakınmasın. Söylemek istediklerimizin çok olması ve bu doğrultuda satır başlarını vurgulamamız birilerinin eleştiri gerekçesi olmamalıdır. Her halükarda
bizler için önemli ve bir anlamda hayati mesele taşıyan bir durumdur. Toplumumuzun -bir şekilde de olsa- düşünce ve ruh yapısını etkileyen ve yönlendiren kurum ve kimselere karşı tavır almamız zorunluluktur. Doğru
ve iyi olanı sahiplendiğimiz kadar, yanlış ve kötü olanı da açığa çıkartıp eleştireceğiz. Bu anlamda konunun önemi gereği bu tür eleştirisel çalışmalarımız genelden somut olay ve kişiler bağlamında sürecektir.
|